Finansal Küreselleşmenin Tarihi

Finansal Küreselleşmenin Tarihi

16.08.21
16
Mustafa Adıgüzel
Mustafa Adıgüzel
Tüm Yazılar

FİNANSAL KÜRESELLEŞMENİN KISA TARİHİ

 

Giriş

Anthony Giddens (2016) küreselleşmeyi “dünyanın dört bir yanındaki sosyal ilişkilerin yoğunlaşması sonucunda çok uzak bölgelerde yaşanan sosyal olayların yerel olaylar meydana getirmesi” olarak tanımlamıştır. Ekonomik anlamda küreselleşme ise Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından dört başlıkta değerlendirmiştir. Bunlar; ticaretin serbestleşmesi, finansal hareketlerin serbestleşmesi, işgücü dolaşımının serbestleşmesi ve bilginin herkese açık hale gelmesidir.

Finansın küreselleşmesi temelde iki bileşene sahiptir. Bunlardan birincisi sermayenin birikimi, ikincisi ise bu birikimin farklı ülkeler arasında dolaşabilmesini sağlayacak sistemler ve teknolojik ilerlemedir (Akdiş, 2000:27). Ekonomik küreselleşmenin ilk adımları coğrafi keşiflerle birlikte atılmıştır. Bu dönemde Avrupa’da yaygın görüş olan Merkantalizmin öğretisi, dış ticaret fazlası vermek ve ülkeye altın gümüş gibi değerli madenlerin birikmesini sağlamaktır. Büyük yelkenli gemilerin icat edilmesi ve pusulanın geliştirilmesinin ardından Amerika kıtasının keşfi bu öğretiyi mümkün kılmıştır. Yeni dünyadan getirilen değerli madenler Avrupa’da önemli bir sermaye birikimine yol açmıştır (Kazgan, 2005:2).

Coğrafi keşiflerin ardından 18. yüzyıldan itibaren sanayi devrimini başlatan süreç ortaya çıkmıştır. Buharlı makinelerin keşfi ile bu makinelerin imalatta ve taşımacılıkta kullanılmasıyla üretim patlaması yaşanmıştır. Sanayi devrimini başlatan süreç İngiltere’de kapitalist ekonominin ortaya çıkışını da beraberinde getirmiştir (Ölmezoğuları, 1999:58). Güvenç (1998)’e göre dünyanın hiçbir ülkesi sanayi devriminin ilk safhasındaki İngiltere gibi olamamıştır. Zira ilk sanayileşen ülkeydi ve inanılmaz bir üretim kapasitesi vardı. Ayrıca çok geniş sömürgelere, deniz aşırı ticareti yapabilecek deniz filosuna ve bu ticaret için gerek şart olan sermaye birikimine de sahipti.

İngiltere’nin başlattığı sanayileşme sürecini Fransa, Almanya gibi ülkelerde takip etti. Bu dönemde demiryolunun kullanılması sayesinde iç kesimlerde de üretim kapasitesi artırılmış, sermaye stoku Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da önemli ölçüde yoğunlaşmıştır. 1860 yılında Amerika kıtası ile Avrupa kıtası arasında denizaltı telgraf kablolarının döşenmesi sayesinde bilgi alışverişi en üst noktaya ulaşmıştır. Bu teknoloji günlük fiyat belirlemelerinden sipariş ve stok takip sistemine kadar birçok yenilik getirmesinin yanında sermaye hareketlerinin hızlanmasında büyük rol oynamıştır (Özgüç ve Tümertekin, 1999:33)

Küreselleşmenin ilk safhası 1. Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir. Dönemin egemen güçleri ticaretin serbestleşmesini ve gümrüklerin büyük ölçüde kaldırılmasını savunmuşlardır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ekonomik yıkım sermaye birikiminin Avrupa kıtasından Amerika’ya geçişine neden olmuştur. Yeni ekonomik lider olma yolunda ilerleyen ABD’de başlayan ve bütün dünyayı saran Büyük Buhran küreselleşmenin yeni bir boyut kazanmasına neden olmuştur (Demir, 2001:80). Büyük Buhran serbest ticarete büyük darbe vurmuştur. Tüm dünyaya korumacılık politikaları hâkim olmuş, büyük gümrük duvarları örülmüş ve altın para standardı terkedilmiştir. Yaşanan büyük durgunluk, işsizlik ve ekonomik küçülme 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar sürmüştür.

2. büyük savaş sonrasında daha savaş bitmeden küreselleşme sürecinde önemli adımlar atılmıştır. Bu kapsamda Bretton Woods ile IMF, Dünya Bankası kurulmuş ve Gümrük Tarifeleri ve Ticareti Genel Anlaşması (GATT) yürürlüğe girmiştir. Küresel finans ve ticaretin geliştirilmesi noktasında büyük adım atılmıştır (Karluk, 1990:2). Bu dönemde ABD küresel lider olmasıyla birlikte, tıpkı daha önceden İngiltere’nin yaptığı gibi serbest ticaretin ve finansal serbestleşmenin en önemli savunucusu olmuştur (Ay, 2001:53).

Kapitalizmin altın dönemi olarak adlandırılan süreç yaklaşık otuz yıl sürmüştür. Bu dönemde ülkeler arasında ticaretin serbestleşmesine büyük önem verilmiştir. Amerika, Avrupa ve Japonya gibi ülkelerde muazzam bir ekonomik gelişim yaşanmıştır. Bu süreç içerisinde devletin ekonomiye müdahil olduğu keynesyen politikalar ön plandadır. O kadar ki ABD Başkanı Nixon 1971 senesinde “artık hepimiz keynesçiyiz” demiştir (Went, 2004:106).

1960’lı yıllardan itibaren sanayiye yapılan yatırımlarda karlılık problemi söz konusu olmuştur. Bu sorun 1973’te yaşanan Petrol Krizi ile birleşince ortaya büyük bir sorun yumağı çıkmıştır. Bretton Woods sisteminin çökmesine, bütün paraların karşılıksız kalmasına ve çoklu döviz kuru sisteminin başlamasına yol açmıştır. Finansal küreselleşme olgusunu oluşturan ve bugün halen büyük ölçüde aynı sistem içinde olduğumuz kurallar bütünü küreselleşmenin bu son safhasının tezahürüdür (Kazgan, 1994:48)

Bu çalışmada ilk olarak küresel finans sisteminin temeli olan döviz kuru sistemleri ele alınacaktır. Sonrasında küreselleşmenin dört safhası (1870-1914 arası ilk dönemi, iki savaş arası dönem, 1945-1974 arası dönem ile 1974 sonrası dönem) incelenecektir. Bu süre zarfında finansın küreselleşmesine yön veren 1929 Büyük Buhranı, 1974 Petrol Krizi ve 2008 Küresel Krizine değinilecektir

 

Uluslararası Para Sistemleri ve Evrimi

Uluslararası para sistemleri ülkeler arasındaki dış ödemeler ve mali tüm sorunların çözümü için geliştirilen sistemlerin bütünüdür. Küresel sistem önce Altın Standardını, sonra Bretton Woods sistemini ve 1973 sonrasından itibaren uluslararası kurallarla daha az düzenlenmiş bir para sistemini kullanmaktadır. Fakat 1973 sonrası deregülasyon uygulamaları 2008 küresel krizi ile önemli ölçüde sorgulanmaya başlanmıştır (Kağan, 2013:29). Ayrıca küresel kriz sonrasında hiçbir devlete ya da kurala bağlı olmayan elektronik paraların ortaya çıkması, blok zinciri teknolojisi sayesinde saniyeler içerisinde çok düşük maliyetlerle para aktarımı yapılabilmesi finansal küreselleşmenin yeni bir boyutunun işaretlerini vermektedir.

Döviz Kuru Sistemleri

Döviz kuru sistemlerini üç başlıkta inceleyeceğiz. Bunlar sabit döviz kuru sistemi, dalgalı döviz kuru sistemi ve yönetilen döviz kuru sistemidir.

a. Sabit Döviz Kuru Sistemi

Sabit döviz kuru sisteminde para otoriteleri tarafından bir döviz kuru ilan edilir. Piyasalara doğrudan müdahale ederek bu kur korunmaya çalışılır. Altın Standardı ve Bretton Woods sistemi bu sisteme örnektir (Krugman ve Diğerleri, 2016:28). Sabit kur sistemi kendine özgü bir takım avantaj ve dezavantajlara sahiptir. Kurlar sabit tutulabildiği sürece geleceğe dönük planlar daha kolay yapılır. Böylece yatırım ve ticaret hacminde önemli artışlar olur. Döviz kurunun sabit olması fiyat ve ücretlerin belirlenmesini ve böylece enflasyonun kontrol altına alınması kolaylaştırır. Bu sistemde para otoritesi döviz kurunu kendi belirleme imkanına sahiptir. Buna karşılılık merkez bankaları döviz kurunu ilan ederek para politikalarını kısıtlamış olurlar. Merkez bankasının güvenilirliğinin azalması ve spekülatif ataklar dikkate alınması gereken birer risktir. Çünkü yoğun sermaye girişi para arzında artışa ve dolayısıyla enflasyon baskısına neden olur. Ayrıca yoğun sermaye çıkışı yaşanması durumunda artan döviz talebinin karşılanabilmesi için merkez bankasının ne kadar döviz rezervine sahip olduğu hayati önemlidir (Karluk, 2007:551).

b. Dalgalı Döviz Kuru Sistemi

Döviz piyasalarına kamu müdahalesinin olmadığı ve döviz kurunun tamamen piyasadaki döviz arzı ve döviz talebine bağlı olarak belirlendiği döviz kuru sistemidir. ABD, AB ve Japonya dalgalı kur sistemine en yakın döviz piyasasına sahip ülkelerdir. Esnek döviz kurunda merkez bankası piyasaya müdahale etme gereği duymaz. Ayıca bağımsız para politikası uygulayabilir. Döviz kurunun tamamen arz ve talep koşullarında gerçekleşmesi sebebiyle piyasanın etkin olduğu söylenebilir. Fakat bu sistem ekonomik aktörler için önemli ölçüde kur riski barındırır (Karluk, 2007:551).

c. Yönetilen Kur Sistemi

Sabit ve dalgalı kur sistemlerinin bir karması olan bu sistemde merkez bankası döviz alım satımı yaparak ya da faiz oranlarını yükselterek döviz piyasasına müdahalede bulunabilir. Bu sistemde merkez bankası hem kendi politikasını uygulamaya hem de döviz kurundaki volatiliteyi önleyerek kur riskini en aza indirmeye çalışır. Bugün Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülke müdahaleli döviz kuru sistemini benimsemiştir.

Uluslararası Para Sistemlerinin Evrimi

Küresel para sisteminin evrimini dört farklı dönemde inceleyebiliriz.

                                                                                                i.                   1870-1914 Altın Standardı dönemi

                                                                                              ii.                   1918-1939 iki savaş arası dönem

                                                                                            iii.                   1946-1973 Bretton Woods dönemi

                                                                                            iv.                   1973 sonrası dalgalı kur dönemi

a. Altın Para Standardı

Tarihsel süreçte bilinen en eski değer ölçme araçlarından birisi altındır. Ekonomilerde altının para olarak kullanılması ya da kullanılan paranın değerinin altınla ölçülmesi oldukça eski tarihlerden gelen bir süreçtir. Altın para sistemin Avrupa ekonomilerinde yaygınlık kazanması 1870’lere rastlar. Sistemin dünya geneline yayılması ise 19. yüzyılın sonunda olmuştur. 1873 yılında Almanya, Danimarka, İsveç ve Norveç merkez bankaları rezervlerinde bulunan altın miktarı kadar para basmaya başlamışlardır (Eichengreen, 1996:41). Diğer Avrupa ülkelerinin de bu akımı takip etmesiyle ticaret ve sermaye hareketleri bir standarda bağlanmıştır. Dünya genelinde merkez bankalarının kurulmaya başlandığı bu dönemde, para otoritelerinin tek amacı paranın altına çevrilmesini garanti altına almak böylece paranın hem iç hem dış değerini korumaktır (Önder, 2005:13).

Altın standardının işlemesi için üç koşul vardır. İlk olarak ulusal paranın altın cinsinden değeri belirlenir. Kamu otoritesince belirlenen bu fiyat üzerinden dileyen herkese altın satılacağı ve altın satmak isteyen herkesin elindeki altının alınacağı garantisi verilir. İkinci olarak altının ihracatı ve ithalatı serbest bırakılır. Son olarak dış ticaret fazlası veren böylece altın fazlası olan ülkenin daha çok para basması, tersine açık veren ülkenin ise piyasadan para çekmesi gerekir (Çağlar, 2003:22). Bu sayede ödemeler bilançosu dengesizliklerinin kendiliğinden ortadan kalkacağı temeline dayanan “fiyat-altın para akımı” ilk kez David Hume tarafından öne sürülmüştür.

Altın standardının en büyük dezavantajı para miktarının çok katı şekilde altın stokuna bağlanmasıdır. Bu sebeple para politikası tamamen etkinsizdir. Ve bu etkinsizlik 1929 buhranında önemli ölçüde sorun oluşturmuştur. Modern makro iktisat teorisi, ekonomik daralma döneminde parasal genişlemeyi krizden çıkış politikalarından birisi olarak göstermektedir. Altın standardı ise bu politikanın uygulanmasına engel olmuştur.

Birinci Dünya Savaşındaki askeri harcamaların getirdiği mali yük altın standardının terk edilmesine neden olmuştur. Yeterli altın stoku olmayan ülkeler savaş harcamalarını finanse etmek için para basma yolunu izlemişlerdir. Savaş sona erdiğinde ise ciddi bir enflasyon sorunuyla karşılaşılmıştır (Krugman vd, 2012:534).

b. İki Savaş Arası Dönem ve 1929 Buhranı

1. Dünya Savaşı sonrası dönemin en temel özelliği istikrarsızlıktır. Savaş sona erince terkedilen altın standardına dönülmek istenmiştir. Savaş öncesinde rezerv para olan paunda güven kaybolmuştur. Savaşın tahribatını yok etmek için büyük oranda finansman ihtiyacı doğmuş, başta Almanya olmak üzere birçok ülke para basma yoluyla bu ihtiyacı gidermeye çalışmıştır. Artan para arzı enflasyonun kontrolden çıkmasını beraberinde getirmiştir (Hobsbawm, 1996:106).

ABD 1919’da altın standardına geri dönmüştür. İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya ise 1922 yılında altın standardına geri dönüş için iş birliğine gittiler. 1925 yılında İngiltere savaş öncesi uyguladığı altın kuru üzerinden sisteme giriş yapmıştır. Winston Churcill savaş öncesi kura dönülmesinin, İngiltere’nin finansal yapısının istikrarlı olduğunu göstermesi bakımından çok önemli olduğunu belirtmiştir. İngiltere’nin altın kuru politikası paundun aşırı değerlenmesine, ithalatın aşırı artarken ihracatın azalmasına neden olmuştur. Paunda duyulan güvenin daha da azalmasının ardından paunddan altına yönelme ortaya çıkmıştır. Bunu önlemek için İngiliz para otoritesi faiz oranlarında artışa gitmiş ve İngiliz ekonomisine ciddi bir yük binmiştir (Krugman vd, 2012:546). İngiliz ekonomisi ödemeler bilançosundaki açıklar, altın stoklarındaki azalma, ücret ve fiyatlardaki katılıklar nedeniyle düşük büyüme ve yüksek işsizliğe rağmen değerli paundda ısrar etmiş ve sıkı para politikası uygulamayı sürdürmüştür. Aynı dönemde ABD, aşırı altın girişi nedeniyle sterilizasyon politikası uygulamış ve fiyat denkleşme mekanizmasını engellemiştir (Bordo ve Schwartz, 1999:158).

Birinci Dünya Savaşında finansman ihtiyacı duyan bütün ülkeler ABD’den büyük miktarda borç almıştır. Bu dönemde ABD’nin 15 ülkeden faiziyle birlikte toplam alacağı 11.563 milyon dolara ulaşmıştır. Bu durum borçlu ülke ekonomilerinde sorunları derinleştirirken ABD’yi hem dünyanın üstün gücü haline getirmiş hem de Amerikan ekonomisinin altın çağını başlatmıştır. 1923-29 döneminde finans sektöründe de aşırı hareketlilik yaşanmıştır. İnsanlar günde iki bankanın kapanması gibi olumsuz gelişmelere rağmen borsanın kazandırmaya devam edeceğini düşünmüşlerdir. Neredeyse tüm Amerikalılar bütün mevduatlarını çekip, evlerini ipotek ettirip, %10 avans vererek taksitli menkul kıymet almıştır. Hatta aldığı menkul kıymetleri teminat gösterip yeniden borçlanarak daha fazla hisse senedi almanın oldukça yaygın bir uygulama olduğu görülmüştür (Ezer, 2010:429).

Hisse senetlerinin çoğunluğunu emlak piyasası oluştururken, 1926 yılında yaşanan iki kasırga buradaki arazi fiyatlarının değerini düşürmüş, gelecekteki karlar üzerinden borçlananları zor durumda bırakmıştı. Bu durum finans sektörü için bir kırılma noktası olurken işler tersine işlemeye başlamıştır. Bankacılık sektörünün kuralsız ve denetimsiz bir bicimde hareket ettiği ortaya çıkmıştır. Toplanan mevduatların büyük bölümü ile borsa yatırımının yapıldığı ve büyük bir riske girildiği anlaşılmıştır. (Ay ve Uçar, 2015:13).

24 Ekim 1929 Perşembe günü New York borsasının çökmesi ile Büyük Buhran başladı. New York borsası dibe vurdu ve 4 milyar dolar kaybetti. Borsada başlayıp içine bankaları alan kriz, kısa sürede reel sektörü de etkisi altına aldı. Domino etkisiyle fabrikalar, aracı kurumlar, ticarethaneler iflas etti. Uluslararası ticaret kanalıyla pek çok ülke de krizden etkilendi. İngiltere ve Fransa da yüksek enflasyon hâkim oldu. Büyük Buhranın getirdiği en büyük sorunlardan biri kitlesel işsizlikti. O dönemde ABD’de işsizlik oranını %3’ten %25’e yükseldi. İşsizlik yardımı da dâhil sosyal güvenlik sistemini yetersiz kaldı. Başta sanayileşmiş ülkeler olmak üzere pek çok ülkede ekonomik küçülme yaşandı. 1929-33 döneminde ABD'de GSYH 1/3 oranında azaldı. Büyük buhranın yarattığı küçülme ABD, İtalya ve Kanada’da 1933’te, SSCB ve Almanya 1932’de dip noktasını bulmuştu. İngiltere ve Japonya ise dip noktasını 1931’de görmüş, Fransa ise sanayileşmiş ülkeler arasında dip noktasını en geç gören ülke olmuştu (Erbay ve Hemen, 2019:126).

Krizin doğurduğu diğer bir sorun ise dış ticaretteki daralma olmuştur. Bunun temel nedeni ülkelerin dünyadaki kaostan korunmak için gümrük duvarlarını yükseltmesidir. Ancak bu korumacı tutum iç piyasanın dış piyasaya açılmasını engellemiş böylece kriz daha da derinleşmiştir. Dünyanın en büyük ihracatçısı hem de İngiltere’den sonra en büyük ithalatçısı olan ABD’nin 1929- 1939 dönemlerinde hem ihracatı hem de ithalatı %70 oranında gerilemiştir. Bu dönemde dünya ticareti %63 oranında azalmış, fiyatlar ise %48 oranında düşmüştür (Yanar, 2008:261).

Büyük Buhranın derinleşmesine neden olan iki temel sebep vardır. Bunlardan birincisi büyük bir likidite sıkışıklığına neden olan Altın Standardıdır. İkincisi 1870’lerden beri hâkim olan klasik iktisat görüşünün ekonomiye müdahaleyi engellemesidir. Yaşanan krizin büyüklüğü, 2. Dünya Savaşının başlaması ile artan kamu harcamalarıyla biraz azaltılsa da savaşın hemen akabinde hem Altın Standardı hem de klasik iktisat uygulamaları terk edilmiştir (Erbay ve Hemen, 2019:127).

c. 1946-1973 Bretton Woods Dönemi ve Petrol Krizi

2. Dünya Savaşı sonrasında müttefiklerin önderliğinde 44 ülkeden gelen delegelerle bir konferans toplanmıştır. Temel amaç savaşla birlikte yok olan uluslararası ticareti yeniden başlatmak ve altın standardının yerine geçecek bir para sistemi oluşturmaktır. Görüşmeler sonucunda küresel para ilişkilerini düzenlemesini ve uyum içinde çalışmasını sağlamak amacıyla Uluslararası Para Fonu (IMF) kurulmuştur. Yine savaş sürecinde ağır tahribat yaşayan ülkeleri ayağa kaldırmak için sonradan Dünya Bankasına dönüşecek olan Uluslararası Kalkınma ve Yeniden Yapılanma Bankası (IRBD) kurulmuştur. Ayrıca serbest ticaretin gelişmesi ve ticaretin önündeki engellerin kaldırılması amacıyla Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) bu konferansta kabul edilmiştir (Mundell, 2000:327).

Bretton Woods uygulamalarının altın standardından 3 temel farkı vardır. Öncelikle bu uygulamalar resmi bir anlaşmayla yürürlüğe konulmuştur. İkincisi ulusal politika belirleme özerkliği getirilmiştir. Ve son olarak sermaye hareketleri sınırlandırılmıştır (Yanar, 2008:14). 1973 yılına kadar devam eden yeni para sisteminin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz (Altınöz, 2013:14).

Ø     Rezerv para olarak ABD doları seçilmiş, ABD doları da altına dayandırılmıştır.

Ø     Esas olarak altın-kambiyo ve ayarlanabilir sabit kur sistemi benimsenmiştir. Bu konuda yetkili ve görevli kurum IMF olmuştur.

Ø     ABD dış talep olması halinde 1 ons altın=35 dolar olacak şekilde altın satmayı kabul etmiştir. Diğer ülkeler de kendi ulusal parasının değerini ABD dolarını esas alarak belirlemiştir.

Ø     Devalüasyon ya da revalüasyon yapılacak üst sınır %10 olarak belirlenmiştir. Bu oranın üzerine çıkılabilmesinin, ülkenin yaşadığı yapısal sorunlar dikkate alınarak ancak IMF onayıyla yapılabileceği karara bağlanmıştır. 

Anlaşmanın uygulandığı ilk yıllarda İkinci Dünya Savaşı’nın da etkisiyle ABD dış ticaret fazlası vermiştir. Almanya ve Japonya bu dönemde ABD ile ticareti sıcak tutmaya ve ithalatlarını finanse etmeye çalışmışlardır (Bayraktar, 2012:256).  1959 ile 1967 yılları arasında Bretton Woods sistemi, gelişmiş ülkelerde en düşük ve en istikrarlı fiyat düzeyi ile yüksek oranlı büyüme rakamlarının yakalanmasını sağlamıştır. Bu dönemde dünyada ortalama büyüme hızı 2,9’a ulaşmıştır. Hatta Asya, Afrika ve Latin Amerika’da tarihte ilk kez reel ücret artışı yaşanmıştır (Yeldan, 2009:13).

1948 ile 1968 yılları arasındaki 20 yıllık süreçte Sovyet bloğu dışındaki ülkelerin dış ticareti yıllık ortalama %6 civarında büyüyerek toplamda %290 artmıştır. 1973 sonrası dönemde dünya ticaretindeki ortalama artışının %4 olduğu göz önüne alındığında %6’lık artışın önemi daha net anlaşılacaktır (Özdemir, 2013:48). Dünya ticaretindeki artış miktarı üretimdeki artıştan çok daha fazladır. 1953 ile 1963 yılları arasındaki on yıllık dönemde dünya üzerindeki mamul üretimi %54 artarken mamul ticareti %83 artmıştır (Terborgh, 2003:4). Hem üretim hem de ticarette yaşanan artış 1950-1974 yılları arasındaki dönemin “altın çağ” olarak nitelendirilmesine neden olmuştur. Üretim kitleselleşip sermaye birikimi yoğunlaştıkça sermayenin karlılığı azalmaya başlamıştır. 1960’ların sonlarına doğru yeni yatırımlar için sistemin sunduğu kar oranları istenilen düzeyde değildir ve ciddi bir karlılık sorunu başlamıştır (Yeldan, 2009:13).

Bretton Woods sisteminde altın çapa işlevini sürdürmüş, özellikle 1950-1960 yılları arasında düşük enflasyon konusunda belirleyici olmuştur. Ancak altın standardına göre güvenilirliği daha düşük olmuştur (Yanar, 2008:14). Sistemin temelini oluşturan Amerikan dolarının 1960’ların sonunda aşırı değerlenmesi ABD’nin dış ticaret açığı vermesine sebep olmuştur. Buna ek olarak ABD’nin Vietnam Savaşı sırasında finansmana ihtiyaç duyması ve bu ihtiyacı gidermek için genişleyici maliye ve para politikaları izlemesi Amerikan ekonomisindeki kırılganlığı artırmıştır. Bu sebeple enflasyonist baskı artmış, altın karşısında sabitlenen doların değeri artık sürdürülemeyecek bir noktaya doğru ilerlemiştir (Yeldan, 2009:13). Dolara olan güvenin azalması ile İngiltere ve Fransa sahip oldukları dolar rezervini altına çevirmek istemişlerdir. Bu talep karşısında ABD altın penceresini kapatmış ve doların altına konvertibilitesini kaldırmıştır (Yanar, 2008:14). Bu kararın ardından 1971 yılında Smithsonion görüşmelerinde döviz pariteleri yeniden düzenlenmiştir. Ancak merkezi döviz kurlarına duyulan güvensizlik nedeniyle, yeniden düzenlenen kurlar da 1973’te çıkan yeni bir krizle son bulmuştur (Yeldan, 2009:14).

Döviz kurlarının serbest bırakılmasıyla dolar değer kaybetmiş, dolara endeksli olan petrol fiyatlarındaki düşüş, petrol ihraç eden ülkelerin gelirini önemli ölçüde azaltmıştı. Bu yüzden petrol ihraç eden ülkeler, petrolü altına endeksleyerek üretimi kısmış bu da petrol ithal eden ülkelerde petrol fiyatlarının aşırı artışına-dalgalanmasına neden olmuştur. 1970’ler boyunca yaşanan üretim kısıtlamasının bir diğer nedeni de OPEC’in Ortadoğu savaşında petrol fiyatını bir siyasi tehdit aracı olarak kullanmasıdır. Petrol ithal eden bütün ülkeleri durgunluğa düşürürken ihraç edenleri zenginleştiren bu fiyat artışı yeni bir tehdit öğesiydi. Yaşanan büyük krizin, üretim yöntemlerinin değişmesinden finansal yapının değişmesine, tüketici tercihlerinden enerji politikalarına kadar birçok sonucu olmuştur (Erbay ve Hemen, 2019:127).

d. Bretton Woods Sonrası Dönem

Bretton Woods sistemi boyunca iktisat dünyasına hâkim olan keynesyen politikaların sonu gelmiştir. Sistemin krize girmesindeki temel sebebin müdahaleci devlet olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Bu sebeple devlet ve piyasa arasındaki ilişkilerde önemli değişiklikler olmuştur (Bayraktar, 2012:256). Bretton Woods sisteminin son zamanlarında yüksek enflasyon ve güven vermeyen döviz kuru sorunu oluşmuştur. Bu nedenle yeni dönemde dalgalı döviz kuru rejimi tercih edilmiştir. Sistemin ilk yıllarında merkez bankaları tarafından kura sürekli müdahale edilmiş iken 1990’lardan itibaren sadece sert dalgalanmalara müdahale edilmeye başlanmıştır (Yanar, 2008:14).

Gelişmekte olan ekonomilere Dünya Bankası tarafından yapısal uyum programları, IMF tarafından da finansal serbestleşme programları yürürlüğe sokulmuştur. Bu dönemde piyasa merkezli görüşler yükselirken hükümetler; sosyal harcamalar, sübvansiyonlar ve deregülasyon uygulamalarıyla özel sermaye birikimi desteklenmiştir (Özdemir, 2013:52).

1980 yılından 2000’li yıllara kadar dünya üzerinde hâkim iktisadi görüş, azgelişmiş bir ülkenin piyasa ekonomisi için gerekli koşulları sağlayarak ve devlet müdahalelerini azaltarak kalkınabileceğini öne süren neoliberal kalkınma idi (Mert, 2017:29). Neoklasik düşüncenin önde gelen iktisatçısı M. Friedman, sosyal yardım programlarının ülke kalkınmasına büyük engel olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre devlet verimsiz harcamalar yapan müsrif bir kurumdur ve attığı adımlar ekonominin gelişmesine engeldir. Bu nedenle devlet mümkün olduğunca müdahaleden kaçınmalıdır. Görünmez el görünür elden (devlet) üstündür (Friedman, 1988:322).

Chang (2003)’a göre Devletin adalet ve güvenlik dışındaki alanlara karışması belirsizlik oluşturur. Devlet sadece piyasayı gözlemlemeli ve her türlü müdahaleden kaçınmalıdır. Bu durumun sebebi devlet başarısızlığının yol açtığı aksaklıklar, piyasa başarısızlığının yol açtığı sonuçlardan çok daha maliyetlidir.       Neoklasik teorisyenleri farklı kalkınma teorileri geliştirmemişler ve kalkınmayı salt fiziksel bir olgu olarak görmüşlerdir.

 Washington uzlaşısı

Yıldızoğlu (2000)’na göre, Bretton Woods para sisteminin çökmesi ve 1973’te yaşanan petrol krizi, küresel olarak büyük bir finansal istikrarsızlığa yol açmıştır. Krizle birlikte petrol fiyatlarındaki hızlı yükseliş, petrol ihracatçısı ülkelerin gelirlerini önemli ölçüde artırmıştır. Petrol gelirlerinin çok büyük bölümü “güvenli” batı bankalarında toplanmış ve bu sayede batılı ülkelerde aşırı miktarda sermaye fazlası ortaya çıkmıştır. Bankalar ellerindeki fonları kredi olarak kullandırabilmek amacıyla adeta yarışa girmişler ve çok sayıda riskli kredi kullandırmışlardır. Bu durum, bir süre sonra 1982 Meksika borç krizinde olduğu gibi, az gelişmiş ülkelerin borçlarını ödeyememesi ile sonuçlanmıştır (Yıldızoğlu, 2000:55).

Meksika ile başlayan az gelişmiş ülkelerin borç krizi hızlı bir şekilde yaygınlaşmıştır. Batılı ülkeler borçların ödenmesini sağlamak için “Baker Planı’nı” yürürlüğe koymuşlardır. Bu plan borçlu ülkenin, IMF’nin önerdiği politikaları uygulamasına ve yeniden kredilendirilmesine dayanmaktaydı (Balkan, 1997.67). Washington uzlaşısı, 1950’li ve 1960’lı yılların kalkınma teorilerindeki başarısızlıklar ve 1980’li yıllara kadar uygulanan ithal ikame sanayi stratejileri sonucunda devletin başarısız olduğu fikri ile ortaya çıkmıştır (Parasız, 2003:7).

1980’lerden sonra finansal piyasaların serbestleşmesi hızlanmıştır. Gelişmemiş ülkelerin, sermaye akımlarını çekebilmek için finans sistemi üzerindeki kısıtlamaları tamamen kaldırması ya da önemli ölçüde azaltması gerektiği düşünülmeye başlanmıştır. Örneğin, sermaye kontrollerinin kaldırılması, faiz oranlarının serbest bırakılması, yabancı bankalar için mülkiyet haklarının güvence altına alması gibi konular bu serbestleşmenin parçasıdır (Williamson ve Mahar, 2002: 15-16).

Washington Uzlaşısı’nın on temel ilkesi vardır (Hayami ve Godo, 2005:296).

1.                      Mali disiplin

2.                      Kamu harcamalarının, eğitim, sağlık ve altyapıyı içerecek şekilde kamusal mallar üzerinde yoğunlaşması

3.                      Vergiyi tabana yaymak için vergi oranlarını düşürmek

4.                      Piyasa tarafından belirlenmiş ve pozitif faiz oranları

5.                      Rekabetçi döviz kurları

6.                      Ticarette serbestleşme

7.                      Doğrudan yabancı sermaye yatırımları için şeffaflık

8.                      Kamu şirketlerinin özelleştirilmesi

9.                      Deregülasyon

10.                   Mülkiyet hakları için yasal güvenlik

Yukarıda sıralanan ilkeler devletin ekonomik sistemde minimum düzeyde olmasını, piyasalara müdahale etmemesini yani ekonomik hayatta pasif bir durumda olmasını savunmaktadır (Stiglitz, 1998:24). 1980’lerden itibaren uygulanan Washington Uzlaşısının neoliberal politikaları sayesinde küresel olarak finansal ve ticari gelişme sağlanmıştır. Fakat bazı ülkelerin rekabeti aşırı yükseltmesi sonucunda başlayan ve uluslararası yatırımları olumsuz etkileyen krizler yaşanmıştır (Ongun, 2002:53).

Washington Uzlaşısının önerileri ve uygulamaları sonucunda birçok ülke finansal piyasalarda serbestliğe gitmiştir. Bununla birlikle dünya genelinde sermaye piyasalarında çok fazla spekülatif yatırımlar olmuş ve birçok ülke krizlere karşı daha kırılgan duruma gelmiştir. Finansal sektörde yeterli ve düzenli bir sistem eksikliği krizleri kaçınılmaz hale getirmiştir (Öniş ve Şenses, 2003:4). Dünya genelinde finansal serbestlik uygulayan birçok ülkenin krize girmesi (1980-1989-1995 Arjantin, 1982-1994 Meksika, 1994 Türkiye, Avustralya, Brezilya, Kanada, Şili, Mısır, Fransa, Endonezya, İtalya, Japonya, Kore, Malezya, ...), ekonomik krizlerin çok sık ve şiddetli olması liberal politikaların sorgulanmasına neden olmuştur (Stigliz, 2000:1075). Özellikle Asya krizi ile bu krizden çok fazla etkilenen Rusya ve Latin Amerika ülkelerinin yaşadıkları kriz gerek ekonomik kalkınma alanında gerek finansal piyasalarda yeni bir anlayış olması gerektiğini ortaya koymuştur.

Post Washington Uzlaşısı

1990’lı yıllara gelindiğinde Dünya Bankası, krizlerden çıkışı ve ekonomik kalkınmayı yönetiştim ile ilişkilendirmeye başlamıştır (Bayramoğlu, 2005:40). Dünya Bankası’nın 1997 yılında yayınladığı “Yönetişim ve Kalkınma” adlı raporunda sürdürülebilir bir kalkınma için devlet kurumlarının şart olduğu ifade edilmiştir. Bu raporda devlet, kalkınmayı doğrudan etkileyen bir kurum olmak yerine, ekonomi üzerinde düzenleme ve denetleme yapan, büyümeyi kolaylaştıran bir yapı olarak tanımlanmaktadır (Metin, 2013:219).

Post Washington Uzlaşısı Joseph Stiglitz tarafından şekillendirilmiş, serbest piyasa ile kurumsallaşmayı ön plana çıkaran bir kavramdır (Thirlwall, 2011:584). Post Washington Uzlaşısına göre, ekonominin genelinde asimetrik bilgi, aksak piyasalar ve eksik anlaşmalar söz konusudur. Bu sebeple hükümetler ekonominin düzenlenmesinde aktif rol almalıdırlar (Fine, 2003:5). Uzlaşının temel dayanakları düzenli serbestlik, rasyonel düzenlemeler, kurumların önemidir.

Hayami ve Godo (2005)’ya göre, her ülke kendine has kurumlar ile küreselleşmeye dâhil edilmelidir. Ayrıca yoksulluk, sadece fiziki açıdan kabul edilen asgari gelir değildir. Aynı zamanda insanların yeteneklerini kısıtlayan bir durumdur. Bu nedenle devlet yoksul kesimlere kurumlar üzerinden eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi hizmetleri ulaştırmalıdır. Rekabetçi politikalar ekonomik büyümenin sağlanması için önemli bir araç olarak kullanılabilir. Fakat Post Washington Uzlaşısına göre yoksulluk ekonomik büyüme ile ortadan kalkacak bir sorun değildir. Bu nedenle devlet sahip olduğu gelirin bir kısmını kurumları aracılığıyla yoksulların sosyal ihtiyaçları için kullanarak kalkınmayı sağlar. (Hayami ve Godo, 2005:298).

Washington Uzlaşısı finansal serbestlikten yana politikalar izlenmesini savunmuştur. Ekonomik büyümenin zamanla yoksulluğu ortadan kaldıracağını öne sürerek küreselleşmeyi engelleyen tüm unsurların ortadan kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Bu nedenle devletin kuralları gevşetmesini, sadece bekçilik görevi üstlenmesi gerektiğini, ekonomik faaliyetlere katılmaması gerektiğini savunmuştur. Post Washington Uzlaşısı ise, ekonomik faaliyetlerin devletin denetimi altında olması gerektiğini, devletin gerekli düzenlemeleri yaparak kurumları aracılığıyla kalkınmaya katkı sunması gerektiğini ve özellikle finansal hareketlerin denetlenmesi gerektiğini savunmuştur. Devletin gelirinin bir kısmıyla yoksulların sosyal hayatını kolaylaştırması gerektiğini bu yolla kalkınmanın sağlanacağını öne sürmüştür. Bu iki görüş arasındaki farklılıklar tablo 1 de gösterilmiştir.

 

 

Tablo 1 Washington ve Post Washington Uzlaşıları Karşılaştırması

1

Politikalar

Washington Uzlaşısı

Post- Washington Uzlaşısı

2

Mali Disiplin

Küçük Bütçe

Ekonomide optimal bütçe

açığı. Maliye politikasında otomatik stabilizatör uygulamaları.

3

Kamu Harcama Öncelikleri

Eğitim, sağlık, altyapı vs.

Beşeri sermayenin oluşturulması

gelir dağılımını iyileştirecek

harcamalara yoğunlaşılması

4

Vergi Reformu

Verginin tabana yayılması ve

 

marjinal vergi oranlarının

azaltılması

5

Finansal Liberalizasyon

Faiz oranlarının piyasa tarafından

Sağlam finansal sistemin

belirlenmesi

oluşturulması. Şeffaflık ve

 

Düzenleme

6

Döviz Kurları

Rekabetçi ve piyasa tarafından

 

belirlenen gerçekçi kur

7

Ticaretin Serbestleştirilmesi

Miktar kısıtlamaları yerine

Cari işlemler açığının optimal

yaklaşık %10-20’lik tarife

seviyesinin uluslararası fonlara

bağlı olması ve ihracatın

 

desteklenmesi

8

Doğrudan Yabancı Yatırımlar

Doğrudan yabancı sermayenin

Teknoloji transferi

girişinin önündeki engellerin

kaldırılması

9

Özelleştirme

Kamu teşebbüslerinin

Önceliğin özelleştirmeden çok

özelleştirilmesi

şirketleşmeye verilmesi

10

Serbestleştirme/Kuralsızlaştırma

Rekabeti sınırlayan, yeni

Düzenleme çerçevesinde

firmaların piyasaya girişini ve

değişiklik: Tekelciliğe yol

çıkışını engelleyen

açmayacak rekabetçi

düzenlemelerin kaldırılması

politikaların adil rekabet ve

ticareti geliştirecek yasalarla

 

desteklenmesi

11

Mülkiyet Hakları

Mülkiyet haklarının güvenliği

 

12

Kurumların Oluşturulması

 

Para politikasının konjonktürel

hareketlerine karşı devlet

kurumlarının yeniden

güçlendirilmesi

13

Fiyat serbestliği

 

Enflasyonun % 40 eşik değerinin

altında olması ekonomik

performans için maliyet değildir.

   Kaynak: (Yıldız, 2016:7)

      

      

2008 Küresel Krizi

ABD’de oluşan konut balonu 2007 yılının ortasında patlamış ve Lehman Brothers yatırım bankasının 600 milyar dolarlık bir borçla birlikte batmasıyla kriz başlamıştır. Başlangıçta Amerikan finans piyasalarına vuran kriz, hemen arkasından gelişmiş ülke finans piyasalarını da etkilemiş ve belli bir süre sonra da reel sektöre yayılmıştır (Afşar ve Kaytancı, 2012:182).  Küresel krizin oluşumunu ve etkilerini daha sağlıklı değerlendirebilmek için kriz öncesi dönemi detaylı incelemek gerekir. Kriz öncesinde küresel düzeyde finansal piyasalar arasında entegrasyon ve bağımlılık çok üst düzeyde ve oldukça karmaşış bir haldedir. Bu karmaşık yapının sonucunda bir ülkedeki repo ya da borçlanma senetlerindeki gerginlik, başka ülkelerin piyasalarına kolaylıkla taşınacak hale gelmiştir (Roubini ve Mihm, 2012:198). 

1997 Asya krizi sonrasında Çin başta olmak üzere Asya ülkeleri merkez bankaları döviz rezervlerini önemli miktarda artırmışlardır. Bu rezervleri ABD ve riskin düşük olduğu diğer gelişmiş ülkelerin finansal piyasalarında değerlendirmişler, böylece likidite genişlemesinde etkili olmuşlardır. Buna ek olarak Çin başta olmak üzere gelişmekte olan ülkelerde yaşanan verimlilik artışları emtia fiyatlarında artışı tetiklemiştir. Yaşanan bu artış Ortadoğu ve arap ülkeleri gibi emtia zengini ülkelerde önemli miktarda likidite yaratmıştır. Emtia zengini ülkelerin büyük bölümü de sahip oldukları kaynakları riskin düşük olduğu ABD ve diğer gelişmiş ülkelerin finansal piyasalarında değerlendirmişler ve likidite genişlemesine katkıda bulunmuşlardır (Kağan, 2012:185).  Gelişmiş ülkelerde yaşanan likidite bolluğunun karlı operasyonlara dönüştürülmesi önemli bir bankacılık sorunu olmuştur. 

Krize giden süreçte ABD ekonomisinin durumu oldukça önemlidir. 1990’lı yılların ikinci yarısında başlayan dot-com krizi olarak adlandırılan kriz Amerikan ekonomisinde ciddi bir etki bırakmıştır. Teknoloji şirketlerinin hisselerinde yapılan astronomik fiyatlamalar sonucunda 2001 yılında Nasdaq borsası çökmüş ekonomi derin yara almıştır. Bu çöküşün üzerine 11 Eylül saldırısı büyük bir ekonomik durgunluk oluşturmuştur. Durgunluğu aşmak için FED, mayıs 2000 ile kasım 2001 arasında faizleri %6,5 seviyesinden %1,75 seviyesine indirmiştir. Bununla da yetinmeyen FED 2003 yılında faizleri 45 yılın en düşük oranı olan %1’e düşürmüştür (Kağan, 2012:193).

Ekonomik sorunlara ek olarak ABD siyaseti konut politikalarını teşvik etmiş ve kredi standartları açısından sorunlu kabul edilen (sub-prime) kesiminde konut alabilmesi için vergi avantajları gibi birtakım kolaylıklar getirmiştir. Ayrıca kredi yeter koşulları da değiştirilerek yine eşik altı kesimin krediye erişimi kolaylaştırılmıştır (Gordon ve Mertrick, 2012:430). Hatta kamuoyunda NINJA kredileri (no income, no job, no asset) olarak bilinen geliri, işi ya da serveti olmayanlara açılan krediler önemli oranlara ulaşmıştır. Gerek eşik altı krediler gerek NINJA krediler geleneksel konut kredisinden farklılık gösteriyordu. Bu krediler çoğunlukla 2 yıl sabit faiz ödemeli sonraki yıllarda ise değişken faiz ödemeli olarak tasarlanmıştı. Bu yolla Amerikan konut piyasasında sadece 2001 ile 2006 yılları arasında 2,5 trilyon dolarlık eşik altı konut kredisi yaratılmıştır (Gordon ve Metrick, 2012:431).

Küresel krizin oluşumunda çok önemli etkiye sahip olan bir diğer olgu menkul kıymetleştirmedir. Finansal inovasyon ürünü olarak karşımıza çıkan bu olgu kriz öncesi 20 yıla damga vurmuştur. Menkul kıymetleştirme; taşıt kredisi, konut kredisi veya kredi kartı ödemeleri gibi likit olmayan finansal varlıkların sermaye piyasalarında işlem gören menkul kıymetlere dönüştürülmesidir (Afşar ve Kaytancı, 2012196). Bu yolla finans şirketleri vadesi gelmemiş alacaklarını menkul kıymet haline getirip satarak likidite yaratmışlardır. İpoteğe dayanan ve dayanmayan türev ürünler gibi az, orta ve çok riskli birçok yeni finansal enstrüman oluşturulmuştur. Bu yolla riskli alacakların tamamı bilançolardan çıkarılmış üçüncü bir taraf olan yatırımcılara devredilmiştir (Roubini ve Mihm, 2012:73). Menkul kıymetleştirme neredeyse tüm finansal işlemler için yapılıyordu. 2007 yılında uçak leasingleri, orman ve maden gelirleri, ödemesi geçmiş vergi alacakları, devlet ve eyalet hükümeti gelirleri ve hatta rock grubu telif haklarına kadar birçok ürün menkul kıymetleştirmenin konusu olmuştur (Özdemir, 2012:213).

Menkul kıymetleştirilen ürünler Lehman Brothers başta olmak üzere birçok yatırım bankasına satılmıştır. Yatırım bankaları menkul kıymetleştirilen kredi, tahvil ve kredi türevlerini bir havuzda toplayıp nakit akımlarına, getiri özelliklerine ve geri ödemelerine göre gruplara ayırmışlar ve tekrar menkul kıymetleştirmişlerdir (Dodd ve Mills, 2008:15). Yatırım bankaları ABD’nin farklı bölgelerindeki kredi türevlerinden bir havuz oluşturup, sadece bu havuz için şirketler kurarak (SPV ya da SPE) bu havuzu satmışlardır. Her ne kadar kurulan SPV (Special Purpose Vehicle) banka tarafından kurulmuş olsa da yönetimi ve varlıklarıyla farklı bir şirkettir. Ayrıca yatırım bankasıyla organik bağı yoktur. Bu şirketlerin oluşturduğu teminatlandırılmış borç yükümlülükleri (CDO) bankanın kurduğu şirket tarafından (SPV) yatırım bankasından satın alınır. Ve yatırım bankasının sorumluluğundan çıkartılmış olur. İflas riskine göre az riskli, orta riskli ve yüksek riskli olarak üç gruba ayrılan CDO’lar tezgâh üstü piyasalarda işlem görmüş ve kredi derecelendirme kuruluşlarından da yüksek not almıştır. Menkul kıymetleştirmenin serüveni burada bitmemiştir. CDO’ların riskli dilimleri toplanıp yeni bir CDO (CDO2) oluşturulmuş, hatta CDO2’lerin riskli grupları toplanarak yeni bir CDO (CDO3) daha oluşturulmuştur (Özdemir, 2012:216).

Yukarıda izah edilen türev ürünlere benzer şekilde sentetik CDO, kredi temerrüt swapları (CDS), toksik varlıklar, gibi daha birçok türev ürün yaratılmış ve finansal piyasalarda oldukça fazla işlem görmüştür. Bu ürünlerin birçoğunun sigortalanması sebebiyle derece kuruluşları yüksek not vermiştir. Bu sebeple gelişmiş ülkelerdeki tüm finansal piyasalara da dağılmıştır. Bu kadar karmaşık ve küresel olarak iç içe geçmiş finans piyasaları inanılmaz bir balon oluşturmuştur. 2004 yılından itibaren FED enflasyonla mücadele kapsamında faiz oranlarını yeniden artırmaya gitmiş, %1 olan faiz oranlarını 2006 yılına kadar kademeli olarak %5,25’e yükseltmiştir (Ünal ve Kaya, 2009:4). FED’in bu kararıyla doygunluk seviyesine ulaşan konut sektörü büyük bir durgunluk içine girmiş konut fiyatları da düşmeye başlamıştır. Fiyatlardaki düşüş ve faizlerdeki artış, değişken faizli kredi kullananları zor durumda bırakmıştır. Verilen kredilerin geri ödenmemesi bankaları kaynak sıkıntısına sokmuş, varlıklarını düşük fiyata satan bankalar piyasayı daha da bozmuştur. Buna rağmen yükümlülüklerini karşılayamayan bankaların birbirine borç vermeyi kesmesi ile mali sistem durma noktasına gelmiş ve sürecin sonunda ABD’nin büyük bankaların Lehman Brothers iflas etmiştir (Vural, 2013:4).

ABD konut piyasalarında oluşan balonun patlaması ile ortaya çıkan kriz, gölge bankacılık ve finansal inovasyon altında geliştirilen oldukça farklı ve kompleks araçlar sebebiyle küresel düzeyde yayılmış ve içinden çıkılmaz bir duruma gelmiştir. Önce ABD, AB ve gelişmiş ülkeler finansal piyasalarında başlayan kriz yukarıda anlatılan sebeplerle finansal yapıda derin sorunlar oluşturmuştur. Bu krizi çözmek adına faiz oranları sıfır düzeyine indirilmiş, sonrasında geleneksel olmayan faiz taahhüdü, miktar genişlemesi ve kredi genişlemesi politikaları izlenmiştir. Ayrıca genişleyici maliye politikaları izlenerek krizden çıkmak için on yılı aşkın süredir çaba harcanmasına rağmen küresel krizin etkilerinin silindiğini söylemek güçtür.

 

Sonuç

1870’lerde başlayan küreselleşme arzusu 2020 yılına gelindiğinde halen gerçekleşmemiş bir hedef olarak karşımıza çıkmaktadır. Petrol krizi sonrasında başlayan neoliberal düzlemde küreselleşme çabaları krizlerle sarsılmıştır. Gelişmekte olan ekonomiler küresel finans akımları nedeniyle defalarca kriz yaşamışlardır. Yaşanan bu krizlerde gelişmekte olan ekonomilerin makro politikalarının da payı olsa da finansal akımlar çoğu zaman daha yıkıcı etki oluşturmuştur. Meksika ve Arjantin krizleri ile Asya ve Rusya krizi gelişmekte olan ülkeleri oldukça zora soksa da bu ülkelerin küresel sistem içindeki payı görece daha az olduğu için küresel sistem daha az etkilenmiştir.

2008 küresel krizi sonucunda başta gelişmiş ekonomiler sonrasında da gelişmekte olan ekonomiler, önce finansal bir şok yaşamış ardından finansal piyasalarda yaşanan sorunlar reel sektöre bulaşmıştır. Ekonomilerin küçülmesi, küresel ticaretin düşmesine neden olmuş böylece bir kısır döngü yaşanmıştır. Bu kısır döngünün kırılması için olağanüstü miktarlarda likidite piyasaya sürülmüş, faiz oranları sıfır bandına çekilmiş, vergi indirimi gibi birçok maliye politikası ile krizden çıkılmaya çalışılmıştır. Üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen krizin etkileri devam etmektedir. ABD ekonomisinin halen kronik sorunları mevcuttur. Küresel kriz Avrupa’da borç krizini tetiklemiş, İtalya ve İspanya dahil olmak üzere birçok Avrupa ülkesini zor duruma sokmuştur. Japonya ve Almanya gibi ihracat yoğun ülkeler halen krizin etkilerini taşımaktadırlar.

Küresel krizde gelişmiş ülke paralarına duyulan güvenin sarsılması kripto para teknolojisini yaratmıştır. Hiçbir devlete ve norma bağlı olmayan bu sistem her ne kadar mevcut koşullarda bazı güvenlik açıklarına sahip olsa da büyük gelecek vadetmektedir. Küresel krizin piyasa yapıcılara gösterdiği en bariz şey bütün sistemi kapsayıcı kuralların geliştirilmesidir. Gerek altın standardı gerek Bretton Woods sistemi ve gerekse küresel krizde teori ve kurallar uygulamanın gerisinde kalmıştır. Küresel ekonominin ayakta kalması ve gelişebilmesi, küresel oyuncuların tamamını kapsayan bir kurallar bütününe ve şeffaflığa bağlıdır. Şeffaflık ile kriz birbirinin zıddı iki kavram olarak görülmektedir. Zira şeffaflığın arttığı ortamda ekonomik aktörler oluşan balonları daha iyi görebilmekte ve kararlarını buna göre almaktadırlar.

Günümüzde yaşanan Covid-19 salgınını bu çerçeveden değerlendirmek gerekmektedir. Dünyadaki bütün ülkeleri etkileyen, üretim bantlarını durduran, dünya ticaretini aksatan salgının yeni bir küresel ekonomik kriz doğuracağı aşikardır. Yaşanacak krizin finansal temelli olmaması, 2008 sonraki dönemde getirilen düzenlemelerle finans sisteminin sağlamlaştırılması yeni bir finansal kriz yaşanmayacağı kanısını oluşturmaktadır. Fakat küresel ölçekteki talep düşüşü arzda da ciddi bir düşüşe neden olacak, yaşanacak üretim kayıpları işsizlik oranlarını artıracak ve finansal piyasalar da dahil tüm alanlarda hissedilecektir.

Tıpkı 2008 küresel krizi gibi Covid-19 salgının da tüm dünyayı sarmasının sebebi bilgi eksikliğidir. Salgının başladığı ülke olan Çin, ilk önce hastalığı kabul etmemiş sonraki süreçte de diğer ülkeleri yeterince aydınlatmamıştır. Üzerinden geçen 4 aya rağmen halen Çin’de ne yaşandığına, gerçekte kaç kişinin öldüğüne, virüsün insan sağlığı üzerinde bıraktığı etkiye dair net bir bilgi yoktur. Açıklanan resmi verilerin büyük oranda gerçeği yansıtmadığı düşünülmektedir. Gerek 2008 küresel krizinde gerek Covid-19 salgınında kamu, üzerine düşeni yapıp denetleme görevini yapsa ve şeffaf bir şekilde açıklasa idi mevcut krizlerin oluşmayacağı aşikardır.

Türkiye’de yaşanan 2001 bankacılık krizi sonrasında bankacılık sektöründe alınan önlemler sayesinde Türkiye 2008 finans krizinden görece daha az etkilenmiştir. Tıpkı bu durum gibi 2008 küresel finans krizi nedeniyle birçok ülke başta finans sektörü olmak üzere birçok alanda yeni düzenlemelere gitmiştir. Bu nedenle yeni bir finansal kriz yaşanmayacağı ön görülebilir.

Yukarıda anlatılanların ışığında bundan sonraki süreçte ülkelerin ilaç, tarım, sağlık vb bazı alanları stratejik olarak belirleyeceği ve bu ürünlerin büyük bölümünün ulusal ekonomi içinde üretileceği anlaşılıyor. Likiditeyi sağlayabilme adına aşırı miktarda piyasaya sürülen dolar, euro, yen gibi gelişmiş ülke paralarına olan güven sarsılıyor. Bu nedenle kripto para benzeri araçlar daha da yaygınlaşabilir. Gelişmiş ülkelerin yeniden üretim sürecine girecekleri, bu üretim için kaynağa ihtiyaç duyacakları ve bu nedenle küresel kaynakların gelişmiş ülkelere döneceğini düşünülebilir. Ekonomilerdeki kamu ağırlığının artacağını, bazı sektörlerdeki işletmelerin devletleştirileceğini, finansal piyasalara yeni kurallar getirileceği öngörülebilir.

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

Afşar, M., & Kaytancı, B. (2012). Para Politikası. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi AÖF yayınları.

Akdiş, M. (2000). Global Finansal Sistem Finansal Krizler ve Türkiye. İstanbul: Beta Yayınları.

Altınöz, U. (2013). Finansal Krizler Erken Uyarı Sistemleri ve 2008 Krizi İçin Tr-Abd Örneği. İstanbul: Beta Yayınları.

Ay, H., & Uçar, Ö. (2015). Üç Küresel Ekonomik Krizin Analizi. Dokuz Eylül Üniversitesi SBE Dergisi, Cilt:17, Sayı:1, 11-32.

Ay, İ. C. (2002). Küreselleşme Sürecinde Bölgeselleşmenin Dinamikleri. İstanbul: Om Yayınları.

B. Fine. (2003). Development Policy in the Twenty-First Century Beyond the Post-Washington Consensus. London: Routledge.

Balkan, N. (1997). Azgelişmişlik ve Dışborç Sorunu. İktisat, 65-69.

Bayraktar, C. (2012). Keynes ve Refah Devleti. Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi , 10 (2) , 247-261.

Bayramoğlu, S. (2005). Yönetişim Zihniyeti,Türkiye'de Üst Kurullar ve Siyasal İktidarın Dönüşümü. İstanbul: İletişim Yayınları.

Bordo, M., & Schwartz, A. (1999). Monetary Policy Regimes and Economic Performance: The Historical Record. Handbook of Macroeconomics Volume 1, Part 1, 149-234.

Chang, H. J. (2003). Globalization, Economic Development and the Role of the State. London and New York: Third World Network.

Çağlar, Ü. (2003). Döviz Kurları, Uluslararası Para Sistemi ve Ekonomik İstikarar. İstanbul: Alfa Yayınları.

Demir, G. (2001). Küreselleşme Üzerine. SBF Dergisi, 56-61.

Dodd, R., & Mills, P. (2008). Outbreak: U.S Subprime Contagion. Finance and Development 45(2), 14-18.

Einchengreen, B. (1996). Globalizing Capital, A History of the International Monetary System. New Jersey: Princeton University Press.

Erbay, R., & Hemen, B. (2019). 1929 Ekonomik Buhranı’nın Türk Ekonomisi’ne Etkileri ve Buhran Döneminde Keynesyen Yaklaşım. Balkan ve Yakın Doğu Sosyal Bilimler Dergisi, 124-130.

Ezer, F. (2010). 1929 Ekonomik Krizinin Türkiye'ye Etkileri. Fırat Üniversitesi SBE Dergisi, Cilt 20, Sayı:1, 427-442.

Friedman, M. (1988). Kapitalizm ve Özgürlük”, Çeviri: D.Erberk ve N.Himmetoğlu. İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi.

Giddens, A. (2016). Modernliğin Sonuçları. İstanbul: Ayrıntıı Yayınları.

Gordon, G., & Metrick, A. (2012). Securitized Banking and the Run on Repo. Journal of Financial Economics, 104 (3), 425-451.

Güvenç, N. (1998). Küreselleşme ve Türkiye. İstanbul: Bds Yayınları.

Hayami, Y., & Godo, Y. (2005). Development Economics: From the Poverty to the Wealth of Nations. Oxford: Oxford University Press.

Hobsbawm, E. (1996). Kısa 20. Yüzyıl: 1914-1991 Aşırılıklar Çağı. İstanbul: Sarmal Yayınevi.

Karluk, R. (1990). Uluslararası Ekonomik ve Mali Kuruluşlar. Ankara: Turhan Kitabevi.

Karluk, S. R. (2007). Türkiye Ekonomisi Tarihsel Gelişim Yapısal ve Sosyal Değişim. İstanbul: Beta Yayınları.

Kazgan, G. (1994). Yeni Ekonomik Sistemde Türkiye'nin Yeri. İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi.

Kazgan, G. (2005). Dünden Bugüne Küreselleşmenin Ekonomik Temelleri. Türkiye Ekonomik Kurumu, 1-21.

Krugman, P., Obstfeld, M., & Melitz, M. (2016). Uluslararası İktisat Teori ve Politika. İstanbul: Palme Yayıncılık.

Metin, B. (2013). “Neoliberal Yapısal Uyum Politikalarından” Kapsayıcı Kalkınma Çerçevesine” Dünya Bankası’nın Yoksulluk Sorununa Yaklaşımı. Çalışma Ve Toplum, Sayı:2, 211-213.

Mundell, R. A. (2000). A Reconsideration of the Twentieth Century. The American Economic Rewiew, 327-340.

Ongun, M. T. (2002). Türkiye’de Cari Açıklar Ve Ekonomik Krizler”, Kriz Ve Imf Politikaları İçinde (Ed. Ö. Faruk Çolak). İstanbul: Alkın Yayınları.

Ölmezoğulları, N. (1999). Ekonomik Sistemler ve Küreselleşen Kapitalizm. Bursa: Ezgi Kitabevi Yayınları.

Önder, T. (2005). Merkez Bankası Uzmanlık Tezi. Para Politikası: Araçları, Amaçları ve Türkiye Uygulaması. Ankara: TCMB.

Öniş, Z., & Şenses, F. (2003). Rethinking the Emerging Post-Washington Consensus: A Critical Appraisal. Erc Workingpaper İn Economic, Middle East Technical University.

Özdemir, B. K. (2013). Finansal Küreselleşme ve Krizler. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

Özgüç, N., & Tümertekin, E. (1999). Küreselleşme ve Kalkınma. İstanbul: Cantay Kitabevi.

Parasız, İ. (2003). İkinci Kuşak Kalkınma Politikaları Ve Reformlar Washington Uzlaşmasından Post-Washington Uzlaşmasına. Bursa: Ekin Yayınevi.

Roubini, N., & Mihm, S. (2012). Kriz Ekonomisi: Dünya Ekonomisinin Çöküşü ve Geleceği. İstanbul: Pegasus Yayınları.

Stigliz, J. (2000). Capital Market Liberalization, Economic growth and instability. World Development, Volume 28, No: 6, (June) , 1075-1086.

Terborgh, A. G. (2003). The post-war rise of world trade: does the Bretton Woods System deserve credit? Economic History Working Papers (78/03), 1-73.

Thirlwall, A., & Lopez, P. P. (2011). Economics of Development: Theory and Evidence. London: Red Globe Press.

Vural, U. (2013). Geleneksel Olmayan Para Politikalarının Yükselişi. Uzmanlık Yeterlilik Tezi. Ankara: TCMB.

Went, R. (2004). Küreselleşme Neoliberal İddialar Radikal Cevaplar (Çeviren: Emrah Dinç). İstanbul: Yazın Yayıncılık.

Williamson, J., & Mahar, M. (2002). Finansal Liberalizasyon Üzerine Bir İnceleme. İstanbul: Liberte Yayınevi.

Yanar, R. (2008). Gelişmekte Olan Ülkelerde Döviz Kuru Rejim Tercihinin Makro Ekonomik Performans Üzerine Etkileri. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 7(2): , 255-270 .

Yeldan, E. (2009). Kapitalizmin Yeniden Finansallaşması ve 2007/2008 Krizi: Türkiye Krizin Neresinde? Çalışma ve Toplum, 2009/1, 11-28.

Yıldız, A. Washington Konsensus'tan Post-Washington Konsensus'a: Kurumsal Düzenlemeler ve Finansal Krizler.  International Congress on Economics and Business, Bosnia and Herzegovina.

Yıldızoğlu, E. (2000). Küresel Kriz Ve Dönüşüm, Petrol İş 1997-1999 Yıllığı, Yayın No 58. Ankara: Petrol İş Yayını.