Finansal Küreselleşmenin Tarihi
16.08.21
FİNANSAL
KÜRESELLEŞMENİN KISA TARİHİ
Giriş
Anthony Giddens (2016) küreselleşmeyi “dünyanın
dört bir yanındaki sosyal ilişkilerin yoğunlaşması sonucunda çok uzak
bölgelerde yaşanan sosyal olayların yerel olaylar meydana getirmesi” olarak
tanımlamıştır. Ekonomik anlamda küreselleşme ise Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından
dört başlıkta değerlendirmiştir. Bunlar; ticaretin serbestleşmesi, finansal
hareketlerin serbestleşmesi, işgücü dolaşımının serbestleşmesi ve bilginin
herkese açık hale gelmesidir.
Finansın küreselleşmesi temelde iki
bileşene sahiptir. Bunlardan birincisi sermayenin birikimi, ikincisi ise bu
birikimin farklı ülkeler arasında dolaşabilmesini sağlayacak sistemler ve
teknolojik ilerlemedir (Akdiş, 2000:27). Ekonomik küreselleşmenin ilk adımları
coğrafi keşiflerle birlikte atılmıştır. Bu dönemde Avrupa’da yaygın görüş olan
Merkantalizmin öğretisi, dış ticaret fazlası vermek ve ülkeye altın gümüş gibi
değerli madenlerin birikmesini sağlamaktır. Büyük yelkenli gemilerin icat
edilmesi ve pusulanın geliştirilmesinin ardından Amerika kıtasının keşfi bu
öğretiyi mümkün kılmıştır. Yeni dünyadan getirilen değerli madenler Avrupa’da
önemli bir sermaye birikimine yol açmıştır (Kazgan, 2005:2).
Coğrafi keşiflerin ardından 18.
yüzyıldan itibaren sanayi devrimini başlatan süreç ortaya çıkmıştır. Buharlı
makinelerin keşfi ile bu makinelerin imalatta ve taşımacılıkta kullanılmasıyla
üretim patlaması yaşanmıştır. Sanayi devrimini başlatan süreç İngiltere’de
kapitalist ekonominin ortaya çıkışını da beraberinde getirmiştir (Ölmezoğuları,
1999:58). Güvenç (1998)’e göre dünyanın hiçbir ülkesi sanayi devriminin ilk
safhasındaki İngiltere gibi olamamıştır. Zira ilk sanayileşen ülkeydi ve
inanılmaz bir üretim kapasitesi vardı. Ayrıca çok geniş sömürgelere, deniz
aşırı ticareti yapabilecek deniz filosuna ve bu ticaret için gerek şart olan
sermaye birikimine de sahipti.
İngiltere’nin başlattığı sanayileşme
sürecini Fransa, Almanya gibi ülkelerde takip etti. Bu dönemde demiryolunun
kullanılması sayesinde iç kesimlerde de üretim kapasitesi artırılmış, sermaye
stoku Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da önemli ölçüde yoğunlaşmıştır. 1860
yılında Amerika kıtası ile Avrupa kıtası arasında denizaltı telgraf
kablolarının döşenmesi sayesinde bilgi alışverişi en üst noktaya ulaşmıştır. Bu
teknoloji günlük fiyat belirlemelerinden sipariş ve stok takip sistemine kadar birçok
yenilik getirmesinin yanında sermaye hareketlerinin hızlanmasında büyük rol
oynamıştır (Özgüç ve Tümertekin, 1999:33)
Küreselleşmenin ilk safhası 1. Dünya
Savaşı’nın başladığı 1914 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir. Dönemin
egemen güçleri ticaretin serbestleşmesini ve gümrüklerin büyük ölçüde
kaldırılmasını savunmuşlardır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ekonomik
yıkım sermaye birikiminin Avrupa kıtasından Amerika’ya geçişine neden olmuştur.
Yeni ekonomik lider olma yolunda ilerleyen ABD’de başlayan ve bütün dünyayı
saran Büyük Buhran küreselleşmenin yeni bir boyut kazanmasına neden olmuştur
(Demir, 2001:80). Büyük Buhran serbest ticarete büyük darbe vurmuştur. Tüm
dünyaya korumacılık politikaları hâkim olmuş, büyük gümrük duvarları örülmüş ve
altın para standardı terkedilmiştir. Yaşanan büyük durgunluk, işsizlik ve
ekonomik küçülme 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar sürmüştür.
2. büyük savaş sonrasında daha savaş
bitmeden küreselleşme sürecinde önemli adımlar atılmıştır. Bu kapsamda Bretton
Woods ile IMF, Dünya Bankası kurulmuş ve Gümrük Tarifeleri ve Ticareti Genel
Anlaşması (GATT) yürürlüğe girmiştir. Küresel finans ve ticaretin
geliştirilmesi noktasında büyük adım atılmıştır (Karluk, 1990:2). Bu dönemde
ABD küresel lider olmasıyla birlikte, tıpkı daha önceden İngiltere’nin yaptığı
gibi serbest ticaretin ve finansal serbestleşmenin en önemli savunucusu
olmuştur (Ay, 2001:53).
Kapitalizmin altın dönemi olarak
adlandırılan süreç yaklaşık otuz yıl sürmüştür. Bu dönemde ülkeler arasında ticaretin
serbestleşmesine büyük önem verilmiştir. Amerika, Avrupa ve Japonya gibi
ülkelerde muazzam bir ekonomik gelişim yaşanmıştır. Bu süreç içerisinde
devletin ekonomiye müdahil olduğu keynesyen politikalar ön plandadır. O kadar
ki ABD Başkanı Nixon 1971 senesinde “artık hepimiz keynesçiyiz” demiştir (Went,
2004:106).
1960’lı yıllardan itibaren sanayiye
yapılan yatırımlarda karlılık problemi söz konusu olmuştur. Bu sorun 1973’te
yaşanan Petrol Krizi ile birleşince ortaya büyük bir sorun yumağı çıkmıştır.
Bretton Woods sisteminin çökmesine, bütün paraların karşılıksız kalmasına ve
çoklu döviz kuru sisteminin başlamasına yol açmıştır. Finansal küreselleşme
olgusunu oluşturan ve bugün halen büyük ölçüde aynı sistem içinde olduğumuz
kurallar bütünü küreselleşmenin bu son safhasının tezahürüdür (Kazgan, 1994:48)
Bu çalışmada ilk olarak küresel finans
sisteminin temeli olan döviz kuru sistemleri ele alınacaktır. Sonrasında
küreselleşmenin dört safhası (1870-1914 arası ilk dönemi, iki savaş arası
dönem, 1945-1974 arası dönem ile 1974 sonrası dönem) incelenecektir. Bu süre
zarfında finansın küreselleşmesine yön veren 1929 Büyük Buhranı, 1974 Petrol
Krizi ve 2008 Küresel Krizine değinilecektir
Uluslararası Para Sistemleri ve
Evrimi
Uluslararası para sistemleri ülkeler arasındaki
dış ödemeler ve mali tüm sorunların çözümü için geliştirilen sistemlerin
bütünüdür. Küresel sistem önce Altın Standardını, sonra Bretton Woods sistemini
ve 1973 sonrasından itibaren uluslararası kurallarla daha az düzenlenmiş bir
para sistemini kullanmaktadır. Fakat 1973 sonrası deregülasyon uygulamaları
2008 küresel krizi ile önemli ölçüde sorgulanmaya başlanmıştır (Kağan,
2013:29). Ayrıca küresel kriz sonrasında hiçbir devlete ya da kurala bağlı
olmayan elektronik paraların ortaya çıkması, blok zinciri teknolojisi sayesinde
saniyeler içerisinde çok düşük maliyetlerle para aktarımı yapılabilmesi
finansal küreselleşmenin yeni bir boyutunun işaretlerini vermektedir.
Döviz Kuru Sistemleri
Döviz kuru sistemlerini üç başlıkta
inceleyeceğiz. Bunlar sabit döviz kuru sistemi, dalgalı döviz kuru sistemi ve
yönetilen döviz kuru sistemidir.
a. Sabit Döviz Kuru Sistemi
Sabit döviz kuru sisteminde para
otoriteleri tarafından bir döviz kuru ilan edilir. Piyasalara doğrudan müdahale
ederek bu kur korunmaya çalışılır. Altın Standardı ve Bretton Woods sistemi bu
sisteme örnektir (Krugman ve Diğerleri, 2016:28). Sabit kur sistemi kendine
özgü bir takım avantaj ve dezavantajlara sahiptir. Kurlar sabit tutulabildiği
sürece geleceğe dönük planlar daha kolay yapılır. Böylece yatırım ve ticaret
hacminde önemli artışlar olur. Döviz kurunun sabit olması fiyat ve ücretlerin
belirlenmesini ve böylece enflasyonun kontrol altına alınması kolaylaştırır. Bu
sistemde para otoritesi döviz kurunu kendi belirleme imkanına sahiptir. Buna
karşılılık merkez bankaları döviz kurunu ilan ederek para politikalarını
kısıtlamış olurlar. Merkez bankasının güvenilirliğinin azalması ve spekülatif
ataklar dikkate alınması gereken birer risktir. Çünkü yoğun sermaye girişi para
arzında artışa ve dolayısıyla enflasyon baskısına neden olur. Ayrıca yoğun
sermaye çıkışı yaşanması durumunda artan döviz talebinin karşılanabilmesi için
merkez bankasının ne kadar döviz rezervine sahip olduğu hayati önemlidir
(Karluk, 2007:551).
b. Dalgalı Döviz Kuru Sistemi
Döviz piyasalarına kamu müdahalesinin
olmadığı ve döviz kurunun tamamen piyasadaki döviz arzı ve döviz talebine bağlı
olarak belirlendiği döviz kuru sistemidir. ABD, AB ve Japonya dalgalı kur
sistemine en yakın döviz piyasasına sahip ülkelerdir. Esnek döviz kurunda
merkez bankası piyasaya müdahale etme gereği duymaz. Ayıca bağımsız para
politikası uygulayabilir. Döviz kurunun tamamen arz ve talep koşullarında
gerçekleşmesi sebebiyle piyasanın etkin olduğu söylenebilir. Fakat bu sistem
ekonomik aktörler için önemli ölçüde kur riski barındırır (Karluk, 2007:551).
c. Yönetilen Kur Sistemi
Sabit ve dalgalı kur sistemlerinin bir
karması olan bu sistemde merkez bankası döviz alım satımı yaparak ya da faiz
oranlarını yükselterek döviz piyasasına müdahalede bulunabilir. Bu sistemde
merkez bankası hem kendi politikasını uygulamaya hem de döviz kurundaki
volatiliteyi önleyerek kur riskini en aza indirmeye çalışır. Bugün Türkiye de
dahil olmak üzere birçok ülke müdahaleli döviz kuru sistemini benimsemiştir.
Uluslararası Para Sistemlerinin
Evrimi
Küresel para sisteminin evrimini dört
farklı dönemde inceleyebiliriz.
i.
1870-1914 Altın
Standardı dönemi
ii.
1918-1939 iki
savaş arası dönem
iii.
1946-1973 Bretton
Woods dönemi
iv.
1973 sonrası
dalgalı kur dönemi
a. Altın Para Standardı
Tarihsel süreçte bilinen en eski değer
ölçme araçlarından birisi altındır. Ekonomilerde altının para olarak
kullanılması ya da kullanılan paranın değerinin altınla ölçülmesi oldukça eski
tarihlerden gelen bir süreçtir. Altın para sistemin Avrupa ekonomilerinde
yaygınlık kazanması 1870’lere rastlar. Sistemin dünya geneline yayılması ise
19. yüzyılın sonunda olmuştur. 1873 yılında Almanya, Danimarka, İsveç ve Norveç
merkez bankaları rezervlerinde bulunan altın miktarı kadar para basmaya
başlamışlardır (Eichengreen, 1996:41). Diğer Avrupa ülkelerinin de bu akımı
takip etmesiyle ticaret ve sermaye hareketleri bir standarda bağlanmıştır.
Dünya genelinde merkez bankalarının kurulmaya başlandığı bu dönemde, para
otoritelerinin tek amacı paranın altına çevrilmesini garanti altına almak
böylece paranın hem iç hem dış değerini korumaktır (Önder, 2005:13).
Altın standardının işlemesi için üç
koşul vardır. İlk olarak ulusal paranın altın cinsinden değeri belirlenir. Kamu
otoritesince belirlenen bu fiyat üzerinden dileyen herkese altın satılacağı ve
altın satmak isteyen herkesin elindeki altının alınacağı garantisi verilir.
İkinci olarak altının ihracatı ve ithalatı serbest bırakılır. Son olarak dış
ticaret fazlası veren böylece altın fazlası olan ülkenin daha çok para basması,
tersine açık veren ülkenin ise piyasadan para çekmesi gerekir (Çağlar,
2003:22). Bu sayede ödemeler bilançosu dengesizliklerinin kendiliğinden ortadan
kalkacağı temeline dayanan “fiyat-altın para akımı” ilk kez David Hume
tarafından öne sürülmüştür.
Altın standardının en büyük dezavantajı
para miktarının çok katı şekilde altın stokuna bağlanmasıdır. Bu sebeple para
politikası tamamen etkinsizdir. Ve bu etkinsizlik 1929 buhranında önemli ölçüde
sorun oluşturmuştur. Modern makro iktisat teorisi, ekonomik daralma döneminde
parasal genişlemeyi krizden çıkış politikalarından birisi olarak
göstermektedir. Altın standardı ise bu politikanın uygulanmasına engel
olmuştur.
Birinci Dünya Savaşındaki askeri
harcamaların getirdiği mali yük altın standardının terk edilmesine neden
olmuştur. Yeterli altın stoku olmayan ülkeler savaş harcamalarını finanse etmek
için para basma yolunu izlemişlerdir. Savaş sona erdiğinde ise ciddi bir
enflasyon sorunuyla karşılaşılmıştır (Krugman vd, 2012:534).
b. İki Savaş Arası Dönem ve 1929
Buhranı
1. Dünya Savaşı sonrası dönemin en
temel özelliği istikrarsızlıktır. Savaş sona erince terkedilen altın
standardına dönülmek istenmiştir. Savaş öncesinde rezerv para olan paunda güven
kaybolmuştur. Savaşın tahribatını yok etmek için büyük oranda finansman
ihtiyacı doğmuş, başta Almanya olmak üzere birçok ülke para basma yoluyla bu
ihtiyacı gidermeye çalışmıştır. Artan para arzı enflasyonun kontrolden
çıkmasını beraberinde getirmiştir (Hobsbawm, 1996:106).
ABD 1919’da altın standardına geri
dönmüştür. İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya ise 1922 yılında altın
standardına geri dönüş için iş birliğine gittiler. 1925 yılında İngiltere savaş
öncesi uyguladığı altın kuru üzerinden sisteme giriş yapmıştır. Winston
Churcill savaş öncesi kura dönülmesinin, İngiltere’nin finansal yapısının
istikrarlı olduğunu göstermesi bakımından çok önemli olduğunu belirtmiştir.
İngiltere’nin altın kuru politikası paundun aşırı değerlenmesine, ithalatın
aşırı artarken ihracatın azalmasına neden olmuştur. Paunda duyulan güvenin daha
da azalmasının ardından paunddan altına yönelme ortaya çıkmıştır. Bunu önlemek
için İngiliz para otoritesi faiz oranlarında artışa gitmiş ve İngiliz
ekonomisine ciddi bir yük binmiştir (Krugman vd, 2012:546). İngiliz ekonomisi
ödemeler bilançosundaki açıklar, altın stoklarındaki azalma, ücret ve
fiyatlardaki katılıklar nedeniyle düşük büyüme ve yüksek işsizliğe rağmen
değerli paundda ısrar etmiş ve sıkı para politikası uygulamayı sürdürmüştür.
Aynı dönemde ABD, aşırı altın girişi nedeniyle sterilizasyon politikası
uygulamış ve fiyat denkleşme mekanizmasını engellemiştir (Bordo ve Schwartz,
1999:158).
Birinci Dünya Savaşında finansman
ihtiyacı duyan bütün ülkeler ABD’den büyük miktarda borç almıştır. Bu dönemde
ABD’nin 15 ülkeden faiziyle birlikte toplam alacağı 11.563 milyon dolara
ulaşmıştır. Bu durum borçlu ülke ekonomilerinde sorunları derinleştirirken
ABD’yi hem dünyanın üstün gücü haline getirmiş hem de Amerikan ekonomisinin
altın çağını başlatmıştır. 1923-29 döneminde finans sektöründe de aşırı
hareketlilik yaşanmıştır. İnsanlar günde iki bankanın kapanması gibi olumsuz
gelişmelere rağmen borsanın kazandırmaya devam edeceğini düşünmüşlerdir. Neredeyse
tüm Amerikalılar bütün mevduatlarını çekip, evlerini ipotek ettirip, %10 avans
vererek taksitli menkul kıymet almıştır. Hatta aldığı menkul kıymetleri teminat
gösterip yeniden borçlanarak daha fazla hisse senedi almanın oldukça yaygın bir
uygulama olduğu görülmüştür (Ezer, 2010:429).
Hisse senetlerinin çoğunluğunu emlak
piyasası oluştururken, 1926 yılında yaşanan iki kasırga buradaki arazi
fiyatlarının değerini düşürmüş, gelecekteki karlar üzerinden borçlananları zor
durumda bırakmıştı. Bu durum finans sektörü için bir kırılma noktası olurken
işler tersine işlemeye başlamıştır.
Bankacılık sektörünün kuralsız ve denetimsiz bir bicimde hareket ettiği ortaya
çıkmıştır. Toplanan mevduatların büyük bölümü ile borsa yatırımının yapıldığı
ve büyük bir riske girildiği anlaşılmıştır. (Ay ve Uçar, 2015:13).
24 Ekim 1929 Perşembe günü New York
borsasının çökmesi ile Büyük Buhran başladı. New York borsası dibe vurdu ve 4
milyar dolar kaybetti. Borsada başlayıp içine bankaları alan kriz, kısa sürede
reel sektörü de etkisi altına aldı. Domino etkisiyle fabrikalar, aracı
kurumlar, ticarethaneler iflas etti. Uluslararası ticaret kanalıyla pek çok
ülke de krizden etkilendi. İngiltere ve Fransa da yüksek enflasyon hâkim oldu.
Büyük Buhranın getirdiği en büyük sorunlardan biri kitlesel işsizlikti. O
dönemde ABD’de işsizlik oranını %3’ten %25’e yükseldi. İşsizlik yardımı da dâhil sosyal güvenlik sistemini
yetersiz kaldı. Başta sanayileşmiş ülkeler olmak üzere pek çok ülkede ekonomik
küçülme yaşandı. 1929-33 döneminde ABD'de GSYH 1/3 oranında azaldı. Büyük
buhranın yarattığı küçülme ABD, İtalya ve Kanada’da 1933’te, SSCB ve Almanya
1932’de dip noktasını bulmuştu. İngiltere ve Japonya ise dip noktasını 1931’de
görmüş, Fransa ise sanayileşmiş ülkeler arasında dip noktasını en geç gören ülke olmuştu (Erbay ve Hemen, 2019:126).
Krizin doğurduğu diğer bir sorun ise
dış ticaretteki daralma olmuştur. Bunun temel nedeni ülkelerin dünyadaki
kaostan korunmak için gümrük duvarlarını yükseltmesidir. Ancak bu korumacı
tutum iç piyasanın dış piyasaya açılmasını engellemiş böylece kriz daha da
derinleşmiştir. Dünyanın en büyük ihracatçısı hem de İngiltere’den sonra en
büyük ithalatçısı olan ABD’nin 1929- 1939 dönemlerinde hem ihracatı hem de
ithalatı %70 oranında gerilemiştir. Bu dönemde dünya ticareti %63 oranında
azalmış, fiyatlar ise %48 oranında düşmüştür (Yanar, 2008:261).
Büyük Buhranın derinleşmesine neden olan
iki temel sebep vardır. Bunlardan birincisi büyük bir likidite sıkışıklığına
neden olan Altın Standardıdır. İkincisi 1870’lerden beri hâkim olan klasik
iktisat görüşünün ekonomiye müdahaleyi engellemesidir. Yaşanan krizin
büyüklüğü, 2. Dünya Savaşının başlaması ile artan kamu harcamalarıyla biraz
azaltılsa da savaşın hemen akabinde hem Altın Standardı hem de klasik iktisat
uygulamaları terk edilmiştir (Erbay ve Hemen, 2019:127).
c. 1946-1973 Bretton Woods Dönemi
ve Petrol Krizi
2. Dünya Savaşı sonrasında
müttefiklerin önderliğinde 44 ülkeden gelen delegelerle bir konferans
toplanmıştır. Temel amaç savaşla birlikte yok olan uluslararası ticareti
yeniden başlatmak ve altın standardının yerine geçecek bir para sistemi
oluşturmaktır. Görüşmeler sonucunda küresel para ilişkilerini düzenlemesini ve
uyum içinde çalışmasını sağlamak amacıyla Uluslararası Para Fonu (IMF)
kurulmuştur. Yine savaş sürecinde ağır tahribat yaşayan ülkeleri ayağa
kaldırmak için sonradan Dünya Bankasına dönüşecek olan Uluslararası Kalkınma ve
Yeniden Yapılanma Bankası (IRBD) kurulmuştur. Ayrıca serbest ticaretin
gelişmesi ve ticaretin önündeki engellerin kaldırılması amacıyla Gümrük
Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) bu konferansta kabul edilmiştir
(Mundell, 2000:327).
Bretton Woods uygulamalarının altın
standardından 3 temel farkı vardır. Öncelikle bu uygulamalar resmi bir
anlaşmayla yürürlüğe konulmuştur. İkincisi ulusal politika belirleme özerkliği
getirilmiştir. Ve son olarak sermaye hareketleri sınırlandırılmıştır (Yanar,
2008:14). 1973 yılına kadar devam eden yeni para sisteminin özelliklerini şu şekilde
sıralayabiliriz (Altınöz, 2013:14).
Ø
Rezerv para
olarak ABD doları seçilmiş, ABD doları da altına dayandırılmıştır.
Ø
Esas olarak
altın-kambiyo ve ayarlanabilir sabit kur sistemi benimsenmiştir. Bu konuda
yetkili ve görevli kurum IMF olmuştur.
Ø
ABD dış talep
olması halinde 1 ons altın=35 dolar olacak şekilde altın satmayı kabul
etmiştir. Diğer ülkeler de kendi ulusal parasının değerini ABD dolarını esas
alarak belirlemiştir.
Ø
Devalüasyon ya da
revalüasyon yapılacak üst sınır %10 olarak belirlenmiştir. Bu oranın üzerine
çıkılabilmesinin, ülkenin yaşadığı yapısal sorunlar dikkate alınarak ancak IMF
onayıyla yapılabileceği karara bağlanmıştır.
Anlaşmanın uygulandığı ilk yıllarda
İkinci Dünya Savaşı’nın da etkisiyle ABD dış ticaret fazlası vermiştir. Almanya
ve Japonya bu dönemde ABD ile ticareti sıcak tutmaya ve ithalatlarını finanse
etmeye çalışmışlardır (Bayraktar, 2012:256).
1959 ile 1967 yılları arasında Bretton Woods sistemi, gelişmiş ülkelerde
en düşük ve en istikrarlı fiyat düzeyi ile yüksek oranlı büyüme rakamlarının
yakalanmasını sağlamıştır. Bu dönemde dünyada ortalama büyüme hızı 2,9’a
ulaşmıştır. Hatta Asya, Afrika ve Latin Amerika’da tarihte ilk kez reel ücret
artışı yaşanmıştır (Yeldan, 2009:13).
1948 ile 1968 yılları arasındaki 20
yıllık süreçte Sovyet bloğu dışındaki ülkelerin dış ticareti yıllık ortalama %6
civarında büyüyerek toplamda %290 artmıştır. 1973 sonrası dönemde dünya
ticaretindeki ortalama artışının %4 olduğu göz önüne alındığında %6’lık artışın
önemi daha net anlaşılacaktır (Özdemir, 2013:48). Dünya ticaretindeki artış
miktarı üretimdeki artıştan çok daha fazladır. 1953 ile 1963 yılları arasındaki
on yıllık dönemde dünya üzerindeki mamul üretimi %54 artarken mamul ticareti
%83 artmıştır (Terborgh, 2003:4). Hem üretim hem de ticarette yaşanan artış
1950-1974 yılları arasındaki dönemin “altın çağ” olarak nitelendirilmesine
neden olmuştur. Üretim kitleselleşip sermaye birikimi yoğunlaştıkça sermayenin
karlılığı azalmaya başlamıştır. 1960’ların sonlarına doğru yeni yatırımlar için
sistemin sunduğu kar oranları istenilen düzeyde değildir ve ciddi bir karlılık
sorunu başlamıştır (Yeldan, 2009:13).
Bretton Woods sisteminde altın çapa
işlevini sürdürmüş, özellikle 1950-1960 yılları arasında düşük enflasyon
konusunda belirleyici olmuştur. Ancak altın standardına göre güvenilirliği daha
düşük olmuştur (Yanar, 2008:14). Sistemin temelini oluşturan Amerikan dolarının
1960’ların sonunda aşırı değerlenmesi ABD’nin dış ticaret açığı vermesine sebep
olmuştur. Buna ek olarak ABD’nin Vietnam Savaşı sırasında finansmana ihtiyaç
duyması ve bu ihtiyacı gidermek için genişleyici maliye ve para politikaları
izlemesi Amerikan ekonomisindeki kırılganlığı artırmıştır. Bu sebeple
enflasyonist baskı artmış, altın karşısında sabitlenen doların değeri artık
sürdürülemeyecek bir noktaya doğru ilerlemiştir (Yeldan, 2009:13). Dolara olan
güvenin azalması ile İngiltere ve Fransa sahip oldukları dolar rezervini altına
çevirmek istemişlerdir. Bu talep karşısında ABD altın penceresini kapatmış ve
doların altına konvertibilitesini kaldırmıştır (Yanar, 2008:14). Bu kararın
ardından 1971 yılında Smithsonion görüşmelerinde döviz pariteleri yeniden
düzenlenmiştir. Ancak merkezi döviz kurlarına duyulan güvensizlik nedeniyle,
yeniden düzenlenen kurlar da 1973’te çıkan yeni bir krizle son bulmuştur
(Yeldan, 2009:14).
Döviz kurlarının serbest bırakılmasıyla
dolar değer kaybetmiş, dolara endeksli olan petrol fiyatlarındaki düşüş, petrol
ihraç eden ülkelerin gelirini önemli ölçüde azaltmıştı. Bu yüzden petrol ihraç
eden ülkeler, petrolü altına endeksleyerek üretimi kısmış bu da petrol
ithal eden ülkelerde petrol fiyatlarının aşırı artışına-dalgalanmasına neden
olmuştur. 1970’ler boyunca yaşanan üretim kısıtlamasının bir diğer nedeni de OPEC’in
Ortadoğu savaşında petrol fiyatını bir siyasi tehdit aracı olarak kullanmasıdır.
Petrol ithal eden bütün ülkeleri durgunluğa düşürürken ihraç edenleri
zenginleştiren bu fiyat artışı yeni bir tehdit öğesiydi. Yaşanan büyük krizin,
üretim yöntemlerinin değişmesinden finansal yapının değişmesine, tüketici
tercihlerinden enerji politikalarına kadar birçok sonucu olmuştur (Erbay ve
Hemen, 2019:127).
d. Bretton Woods Sonrası Dönem
Bretton Woods sistemi boyunca iktisat
dünyasına hâkim olan keynesyen politikaların sonu gelmiştir. Sistemin krize
girmesindeki temel sebebin müdahaleci devlet olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.
Bu sebeple devlet ve piyasa arasındaki ilişkilerde önemli değişiklikler
olmuştur (Bayraktar, 2012:256). Bretton Woods sisteminin son zamanlarında
yüksek enflasyon ve güven vermeyen döviz kuru sorunu oluşmuştur. Bu nedenle
yeni dönemde dalgalı döviz kuru rejimi tercih edilmiştir. Sistemin ilk
yıllarında merkez bankaları tarafından kura sürekli müdahale edilmiş iken
1990’lardan itibaren sadece sert dalgalanmalara müdahale edilmeye başlanmıştır
(Yanar, 2008:14).
Gelişmekte olan ekonomilere Dünya
Bankası tarafından yapısal uyum programları, IMF tarafından da finansal serbestleşme
programları yürürlüğe sokulmuştur. Bu dönemde piyasa merkezli görüşler
yükselirken hükümetler; sosyal harcamalar, sübvansiyonlar ve deregülasyon
uygulamalarıyla özel sermaye birikimi desteklenmiştir (Özdemir, 2013:52).
1980 yılından 2000’li yıllara kadar dünya
üzerinde hâkim iktisadi görüş, azgelişmiş bir ülkenin piyasa ekonomisi için
gerekli koşulları sağlayarak ve devlet müdahalelerini azaltarak
kalkınabileceğini öne süren neoliberal kalkınma idi (Mert, 2017:29). Neoklasik
düşüncenin önde gelen iktisatçısı M. Friedman, sosyal yardım programlarının
ülke kalkınmasına büyük engel olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre devlet
verimsiz harcamalar yapan müsrif bir kurumdur ve attığı adımlar ekonominin
gelişmesine engeldir. Bu nedenle devlet mümkün olduğunca müdahaleden
kaçınmalıdır. Görünmez el görünür elden (devlet) üstündür (Friedman, 1988:322).
Chang (2003)’a göre Devletin adalet ve
güvenlik dışındaki alanlara karışması belirsizlik oluşturur. Devlet sadece
piyasayı gözlemlemeli ve her türlü müdahaleden kaçınmalıdır. Bu durumun sebebi
devlet başarısızlığının yol açtığı aksaklıklar, piyasa başarısızlığının yol
açtığı sonuçlardan çok daha maliyetlidir. Neoklasik
teorisyenleri farklı kalkınma teorileri geliştirmemişler ve kalkınmayı salt
fiziksel bir olgu olarak görmüşlerdir.
Washington
uzlaşısı
Yıldızoğlu (2000)’na göre, Bretton Woods para
sisteminin çökmesi ve 1973’te yaşanan petrol krizi, küresel olarak büyük bir
finansal istikrarsızlığa yol açmıştır. Krizle birlikte petrol fiyatlarındaki
hızlı yükseliş, petrol ihracatçısı ülkelerin gelirlerini önemli ölçüde
artırmıştır. Petrol gelirlerinin çok büyük bölümü “güvenli” batı bankalarında
toplanmış ve bu sayede batılı ülkelerde aşırı miktarda sermaye fazlası ortaya
çıkmıştır. Bankalar ellerindeki fonları kredi olarak kullandırabilmek amacıyla
adeta yarışa girmişler ve çok sayıda riskli kredi kullandırmışlardır. Bu durum,
bir süre sonra 1982 Meksika borç krizinde olduğu gibi, az gelişmiş ülkelerin
borçlarını ödeyememesi ile sonuçlanmıştır (Yıldızoğlu, 2000:55).
Meksika ile başlayan az gelişmiş ülkelerin
borç krizi hızlı bir şekilde yaygınlaşmıştır. Batılı ülkeler borçların
ödenmesini sağlamak için “Baker Planı’nı” yürürlüğe koymuşlardır. Bu plan
borçlu ülkenin, IMF’nin önerdiği politikaları uygulamasına ve yeniden
kredilendirilmesine dayanmaktaydı (Balkan, 1997.67). Washington uzlaşısı,
1950’li ve 1960’lı yılların kalkınma teorilerindeki başarısızlıklar ve 1980’li
yıllara kadar uygulanan ithal ikame sanayi stratejileri sonucunda devletin başarısız
olduğu fikri ile ortaya çıkmıştır (Parasız, 2003:7).
1980’lerden sonra finansal piyasaların
serbestleşmesi hızlanmıştır. Gelişmemiş ülkelerin, sermaye akımlarını
çekebilmek için finans sistemi üzerindeki kısıtlamaları tamamen kaldırması ya
da önemli ölçüde azaltması gerektiği düşünülmeye başlanmıştır. Örneğin, sermaye
kontrollerinin kaldırılması, faiz oranlarının serbest bırakılması, yabancı
bankalar için mülkiyet haklarının güvence altına alması gibi konular bu
serbestleşmenin parçasıdır (Williamson ve Mahar, 2002: 15-16).
Washington Uzlaşısı’nın on temel ilkesi
vardır (Hayami ve Godo, 2005:296).
1.
Mali disiplin
2.
Kamu harcamalarının, eğitim, sağlık ve
altyapıyı içerecek şekilde kamusal mallar üzerinde yoğunlaşması
3.
Vergiyi tabana yaymak için vergi oranlarını
düşürmek
4.
Piyasa tarafından belirlenmiş ve pozitif faiz
oranları
5.
Rekabetçi döviz kurları
6.
Ticarette serbestleşme
7.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımları için
şeffaflık
8.
Kamu şirketlerinin özelleştirilmesi
9.
Deregülasyon
10.
Mülkiyet hakları için yasal güvenlik
Yukarıda sıralanan ilkeler devletin ekonomik
sistemde minimum düzeyde olmasını, piyasalara müdahale etmemesini yani ekonomik
hayatta pasif bir durumda olmasını savunmaktadır (Stiglitz, 1998:24).
1980’lerden itibaren uygulanan Washington Uzlaşısının neoliberal politikaları
sayesinde küresel olarak finansal ve ticari gelişme sağlanmıştır. Fakat bazı
ülkelerin rekabeti aşırı yükseltmesi sonucunda başlayan ve uluslararası
yatırımları olumsuz etkileyen krizler yaşanmıştır (Ongun, 2002:53).
Washington Uzlaşısının önerileri ve
uygulamaları sonucunda birçok ülke finansal piyasalarda serbestliğe gitmiştir.
Bununla birlikle dünya genelinde sermaye piyasalarında çok fazla spekülatif
yatırımlar olmuş ve birçok ülke krizlere karşı daha kırılgan duruma gelmiştir.
Finansal sektörde yeterli ve düzenli bir sistem eksikliği krizleri kaçınılmaz
hale getirmiştir (Öniş ve Şenses, 2003:4). Dünya genelinde finansal serbestlik
uygulayan birçok ülkenin krize girmesi (1980-1989-1995 Arjantin, 1982-1994
Meksika, 1994 Türkiye, Avustralya, Brezilya, Kanada, Şili, Mısır, Fransa,
Endonezya, İtalya, Japonya, Kore, Malezya, ...), ekonomik krizlerin çok sık ve
şiddetli olması liberal politikaların sorgulanmasına neden olmuştur (Stigliz,
2000:1075). Özellikle Asya krizi ile bu krizden çok fazla etkilenen Rusya ve
Latin Amerika ülkelerinin yaşadıkları kriz gerek ekonomik kalkınma alanında
gerek finansal piyasalarda yeni bir anlayış olması gerektiğini ortaya
koymuştur.
Post Washington Uzlaşısı
1990’lı yıllara gelindiğinde Dünya Bankası,
krizlerden çıkışı ve ekonomik kalkınmayı yönetiştim ile ilişkilendirmeye
başlamıştır (Bayramoğlu, 2005:40). Dünya Bankası’nın 1997 yılında yayınladığı
“Yönetişim ve Kalkınma” adlı raporunda sürdürülebilir bir kalkınma için devlet
kurumlarının şart olduğu ifade edilmiştir. Bu raporda devlet, kalkınmayı
doğrudan etkileyen bir kurum olmak yerine, ekonomi üzerinde düzenleme ve
denetleme yapan, büyümeyi kolaylaştıran bir yapı olarak tanımlanmaktadır
(Metin, 2013:219).
Post Washington Uzlaşısı Joseph Stiglitz
tarafından şekillendirilmiş, serbest piyasa ile kurumsallaşmayı ön plana
çıkaran bir kavramdır (Thirlwall, 2011:584). Post Washington Uzlaşısına göre,
ekonominin genelinde asimetrik bilgi, aksak piyasalar ve eksik anlaşmalar söz
konusudur. Bu sebeple hükümetler ekonominin düzenlenmesinde aktif rol
almalıdırlar (Fine, 2003:5). Uzlaşının temel dayanakları düzenli serbestlik,
rasyonel düzenlemeler, kurumların önemidir.
Hayami ve Godo (2005)’ya göre, her ülke
kendine has kurumlar ile küreselleşmeye dâhil edilmelidir. Ayrıca yoksulluk,
sadece fiziki açıdan kabul edilen asgari gelir değildir. Aynı zamanda
insanların yeteneklerini kısıtlayan bir durumdur. Bu nedenle devlet yoksul
kesimlere kurumlar üzerinden eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi hizmetleri
ulaştırmalıdır. Rekabetçi politikalar ekonomik büyümenin sağlanması için önemli
bir araç olarak kullanılabilir. Fakat Post Washington Uzlaşısına göre yoksulluk
ekonomik büyüme ile ortadan kalkacak bir sorun değildir. Bu nedenle devlet
sahip olduğu gelirin bir kısmını kurumları aracılığıyla yoksulların sosyal
ihtiyaçları için kullanarak kalkınmayı sağlar. (Hayami ve Godo, 2005:298).
Washington Uzlaşısı finansal serbestlikten
yana politikalar izlenmesini savunmuştur. Ekonomik büyümenin zamanla yoksulluğu
ortadan kaldıracağını öne sürerek küreselleşmeyi engelleyen tüm unsurların
ortadan kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Bu nedenle devletin kuralları
gevşetmesini, sadece bekçilik görevi üstlenmesi gerektiğini, ekonomik
faaliyetlere katılmaması gerektiğini savunmuştur. Post Washington Uzlaşısı ise,
ekonomik faaliyetlerin devletin denetimi altında olması gerektiğini, devletin
gerekli düzenlemeleri yaparak kurumları aracılığıyla kalkınmaya katkı sunması
gerektiğini ve özellikle finansal hareketlerin denetlenmesi gerektiğini
savunmuştur. Devletin gelirinin bir kısmıyla yoksulların sosyal hayatını
kolaylaştırması gerektiğini bu yolla kalkınmanın sağlanacağını öne sürmüştür.
Bu iki görüş arasındaki farklılıklar tablo 1 de gösterilmiştir.
Tablo 1 Washington ve Post Washington Uzlaşıları
Karşılaştırması
|
1 |
Politikalar |
Washington Uzlaşısı |
Post- Washington Uzlaşısı |
|
2 |
Mali Disiplin |
Küçük Bütçe |
Ekonomide optimal bütçe |
|
açığı. Maliye politikasında otomatik stabilizatör uygulamaları. |
|||
|
3 |
Kamu Harcama Öncelikleri |
Eğitim, sağlık, altyapı vs. |
Beşeri sermayenin oluşturulması |
|
gelir dağılımını iyileştirecek |
|||
|
harcamalara yoğunlaşılması |
|||
|
4 |
Vergi Reformu |
Verginin tabana yayılması ve |
|
|
marjinal vergi oranlarının |
|||
|
azaltılması |
|||
|
5 |
Finansal Liberalizasyon |
Faiz oranlarının piyasa tarafından |
Sağlam finansal sistemin |
|
belirlenmesi |
oluşturulması. Şeffaflık ve |
||
|
|
Düzenleme |
||
|
6 |
Döviz Kurları |
Rekabetçi ve piyasa tarafından |
|
|
belirlenen gerçekçi kur |
|||
|
7 |
Ticaretin Serbestleştirilmesi |
Miktar kısıtlamaları yerine |
Cari işlemler açığının optimal |
|
yaklaşık %10-20’lik tarife |
seviyesinin uluslararası fonlara |
||
|
bağlı olması ve ihracatın |
|||
|
|
desteklenmesi |
||
|
8 |
Doğrudan Yabancı Yatırımlar |
Doğrudan yabancı sermayenin |
Teknoloji transferi |
|
girişinin önündeki engellerin |
|||
|
kaldırılması |
|||
|
9 |
Özelleştirme |
Kamu teşebbüslerinin |
Önceliğin özelleştirmeden çok |
|
özelleştirilmesi |
şirketleşmeye verilmesi |
||
|
10 |
Serbestleştirme/Kuralsızlaştırma |
Rekabeti sınırlayan, yeni |
Düzenleme çerçevesinde |
|
firmaların piyasaya girişini ve |
değişiklik: Tekelciliğe yol |
||
|
çıkışını engelleyen |
açmayacak rekabetçi |
||
|
düzenlemelerin kaldırılması |
politikaların adil rekabet ve |
||
|
ticareti geliştirecek yasalarla |
|||
|
|
desteklenmesi |
||
|
11 |
Mülkiyet Hakları |
Mülkiyet haklarının güvenliği |
|
|
12 |
Kurumların Oluşturulması |
|
Para politikasının konjonktürel |
|
hareketlerine karşı devlet |
|||
|
kurumlarının yeniden |
|||
|
güçlendirilmesi |
|||
|
13 |
Fiyat serbestliği |
|
Enflasyonun % 40 eşik değerinin |
|
altında olması ekonomik |
|||
|
performans için maliyet değildir. |
Kaynak: (Yıldız, 2016:7)
2008 Küresel Krizi
ABD’de oluşan konut balonu 2007 yılının
ortasında patlamış ve Lehman Brothers yatırım bankasının 600 milyar dolarlık
bir borçla birlikte batmasıyla kriz başlamıştır. Başlangıçta Amerikan finans
piyasalarına vuran kriz, hemen arkasından gelişmiş ülke finans piyasalarını da
etkilemiş ve belli bir süre sonra da reel sektöre yayılmıştır (Afşar ve
Kaytancı, 2012:182). Küresel krizin
oluşumunu ve etkilerini daha sağlıklı değerlendirebilmek için kriz öncesi
dönemi detaylı incelemek gerekir. Kriz öncesinde küresel düzeyde finansal
piyasalar arasında entegrasyon ve bağımlılık çok üst düzeyde ve oldukça
karmaşış bir haldedir. Bu karmaşık yapının sonucunda bir ülkedeki repo ya da
borçlanma senetlerindeki gerginlik, başka ülkelerin piyasalarına kolaylıkla
taşınacak hale gelmiştir (Roubini ve Mihm, 2012:198).
1997 Asya krizi sonrasında Çin başta olmak
üzere Asya ülkeleri merkez bankaları döviz rezervlerini önemli miktarda
artırmışlardır. Bu rezervleri ABD ve riskin düşük olduğu diğer gelişmiş
ülkelerin finansal piyasalarında değerlendirmişler, böylece likidite
genişlemesinde etkili olmuşlardır. Buna ek olarak Çin başta olmak üzere
gelişmekte olan ülkelerde yaşanan verimlilik artışları emtia fiyatlarında
artışı tetiklemiştir. Yaşanan bu artış Ortadoğu ve arap ülkeleri gibi emtia
zengini ülkelerde önemli miktarda likidite yaratmıştır. Emtia zengini ülkelerin
büyük bölümü de sahip oldukları kaynakları riskin düşük olduğu ABD ve diğer
gelişmiş ülkelerin finansal piyasalarında değerlendirmişler ve likidite
genişlemesine katkıda bulunmuşlardır (Kağan, 2012:185). Gelişmiş ülkelerde yaşanan likidite bolluğunun karlı
operasyonlara dönüştürülmesi önemli bir bankacılık sorunu olmuştur.
Krize
giden süreçte ABD ekonomisinin durumu oldukça önemlidir. 1990’lı yılların
ikinci yarısında başlayan dot-com krizi olarak adlandırılan kriz
Amerikan ekonomisinde ciddi bir etki bırakmıştır. Teknoloji şirketlerinin
hisselerinde yapılan astronomik fiyatlamalar sonucunda 2001 yılında Nasdaq
borsası çökmüş ekonomi derin yara almıştır. Bu çöküşün üzerine 11 Eylül saldırısı
büyük bir ekonomik durgunluk oluşturmuştur. Durgunluğu aşmak için FED, mayıs
2000 ile kasım 2001 arasında faizleri %6,5 seviyesinden %1,75 seviyesine
indirmiştir. Bununla da yetinmeyen FED 2003 yılında faizleri 45 yılın en düşük
oranı olan %1’e düşürmüştür (Kağan, 2012:193).
Ekonomik sorunlara ek olarak ABD
siyaseti konut politikalarını teşvik etmiş ve kredi standartları açısından
sorunlu kabul edilen (sub-prime) kesiminde konut alabilmesi için vergi
avantajları gibi birtakım kolaylıklar getirmiştir. Ayrıca kredi yeter koşulları
da değiştirilerek yine eşik altı kesimin krediye erişimi kolaylaştırılmıştır
(Gordon ve Mertrick, 2012:430). Hatta kamuoyunda NINJA kredileri (no income, no
job, no asset) olarak bilinen geliri, işi ya da serveti olmayanlara açılan krediler
önemli oranlara ulaşmıştır. Gerek eşik altı krediler gerek NINJA krediler
geleneksel konut kredisinden farklılık gösteriyordu. Bu krediler çoğunlukla 2
yıl sabit faiz ödemeli sonraki yıllarda ise değişken faiz ödemeli olarak
tasarlanmıştı. Bu yolla Amerikan konut piyasasında sadece 2001 ile 2006 yılları
arasında 2,5 trilyon dolarlık eşik altı konut kredisi yaratılmıştır (Gordon ve
Metrick, 2012:431).
Küresel krizin oluşumunda çok önemli
etkiye sahip olan bir diğer olgu menkul kıymetleştirmedir. Finansal inovasyon
ürünü olarak karşımıza çıkan bu olgu kriz öncesi 20 yıla damga vurmuştur.
Menkul kıymetleştirme; taşıt kredisi, konut kredisi veya kredi kartı ödemeleri
gibi likit olmayan finansal varlıkların sermaye piyasalarında işlem gören
menkul kıymetlere dönüştürülmesidir (Afşar ve Kaytancı, 2012196). Bu yolla
finans şirketleri vadesi gelmemiş alacaklarını menkul kıymet haline getirip
satarak likidite yaratmışlardır. İpoteğe dayanan ve dayanmayan türev ürünler
gibi az, orta ve çok riskli birçok yeni finansal enstrüman oluşturulmuştur. Bu
yolla riskli alacakların tamamı bilançolardan çıkarılmış üçüncü bir taraf olan
yatırımcılara devredilmiştir (Roubini ve Mihm, 2012:73). Menkul kıymetleştirme
neredeyse tüm finansal işlemler için yapılıyordu. 2007 yılında uçak
leasingleri, orman ve maden gelirleri, ödemesi geçmiş vergi alacakları, devlet
ve eyalet hükümeti gelirleri ve hatta rock grubu telif haklarına kadar birçok
ürün menkul kıymetleştirmenin konusu olmuştur (Özdemir, 2012:213).
Menkul kıymetleştirilen ürünler Lehman
Brothers başta olmak üzere birçok yatırım bankasına satılmıştır. Yatırım
bankaları menkul kıymetleştirilen kredi, tahvil ve kredi türevlerini bir
havuzda toplayıp nakit akımlarına, getiri özelliklerine ve geri ödemelerine
göre gruplara ayırmışlar ve tekrar menkul kıymetleştirmişlerdir (Dodd ve Mills,
2008:15). Yatırım bankaları ABD’nin farklı bölgelerindeki kredi türevlerinden
bir havuz oluşturup, sadece bu havuz için şirketler kurarak (SPV ya da SPE) bu
havuzu satmışlardır. Her ne kadar kurulan SPV (Special Purpose Vehicle) banka
tarafından kurulmuş olsa da yönetimi ve varlıklarıyla farklı bir şirkettir.
Ayrıca yatırım bankasıyla organik bağı yoktur. Bu şirketlerin oluşturduğu
teminatlandırılmış borç yükümlülükleri (CDO) bankanın kurduğu şirket tarafından
(SPV) yatırım bankasından satın alınır. Ve yatırım bankasının sorumluluğundan
çıkartılmış olur. İflas riskine göre az riskli, orta riskli ve yüksek riskli
olarak üç gruba ayrılan CDO’lar tezgâh üstü piyasalarda işlem görmüş ve kredi
derecelendirme kuruluşlarından da yüksek not almıştır. Menkul kıymetleştirmenin
serüveni burada bitmemiştir. CDO’ların riskli dilimleri toplanıp yeni bir CDO
(CDO2) oluşturulmuş, hatta CDO2’lerin riskli grupları
toplanarak yeni bir CDO (CDO3) daha oluşturulmuştur (Özdemir,
2012:216).
Yukarıda izah edilen türev ürünlere
benzer şekilde sentetik CDO, kredi temerrüt swapları (CDS), toksik varlıklar,
gibi daha birçok türev ürün yaratılmış ve finansal piyasalarda oldukça fazla
işlem görmüştür. Bu ürünlerin birçoğunun sigortalanması sebebiyle derece
kuruluşları yüksek not vermiştir. Bu sebeple gelişmiş ülkelerdeki tüm finansal
piyasalara da dağılmıştır. Bu kadar karmaşık ve küresel olarak iç içe geçmiş
finans piyasaları inanılmaz bir balon oluşturmuştur. 2004 yılından itibaren FED
enflasyonla mücadele kapsamında faiz oranlarını yeniden artırmaya gitmiş, %1
olan faiz oranlarını 2006 yılına kadar kademeli olarak %5,25’e yükseltmiştir (Ünal ve Kaya, 2009:4). FED’in bu
kararıyla doygunluk seviyesine ulaşan konut sektörü büyük bir durgunluk içine girmiş
konut fiyatları da düşmeye başlamıştır. Fiyatlardaki düşüş ve faizlerdeki
artış, değişken faizli kredi kullananları zor durumda bırakmıştır. Verilen
kredilerin geri ödenmemesi bankaları kaynak sıkıntısına sokmuş, varlıklarını
düşük fiyata satan bankalar piyasayı daha da bozmuştur. Buna rağmen yükümlülüklerini
karşılayamayan bankaların birbirine borç vermeyi kesmesi ile mali sistem durma
noktasına gelmiş ve sürecin sonunda ABD’nin büyük bankaların Lehman Brothers
iflas etmiştir (Vural, 2013:4).
ABD konut piyasalarında oluşan balonun
patlaması ile ortaya çıkan kriz, gölge bankacılık ve finansal inovasyon altında
geliştirilen oldukça farklı ve kompleks araçlar sebebiyle küresel düzeyde yayılmış
ve içinden çıkılmaz bir duruma gelmiştir. Önce ABD, AB ve gelişmiş ülkeler
finansal piyasalarında başlayan kriz yukarıda anlatılan sebeplerle finansal
yapıda derin sorunlar oluşturmuştur. Bu krizi çözmek adına faiz oranları sıfır
düzeyine indirilmiş, sonrasında geleneksel olmayan faiz taahhüdü, miktar
genişlemesi ve kredi genişlemesi politikaları izlenmiştir. Ayrıca genişleyici
maliye politikaları izlenerek krizden çıkmak için on yılı aşkın süredir çaba
harcanmasına rağmen küresel krizin etkilerinin silindiğini söylemek güçtür.
Sonuç
1870’lerde
başlayan küreselleşme arzusu 2020 yılına gelindiğinde halen gerçekleşmemiş bir
hedef olarak karşımıza çıkmaktadır. Petrol krizi sonrasında başlayan neoliberal
düzlemde küreselleşme çabaları krizlerle sarsılmıştır. Gelişmekte olan
ekonomiler küresel finans akımları nedeniyle defalarca kriz yaşamışlardır. Yaşanan
bu krizlerde gelişmekte olan ekonomilerin makro politikalarının da payı olsa da
finansal akımlar çoğu zaman daha yıkıcı etki oluşturmuştur. Meksika ve Arjantin
krizleri ile Asya ve Rusya krizi gelişmekte olan ülkeleri oldukça zora soksa da
bu ülkelerin küresel sistem içindeki payı görece daha az olduğu için küresel
sistem daha az etkilenmiştir.
2008
küresel krizi sonucunda başta gelişmiş ekonomiler sonrasında da gelişmekte olan
ekonomiler, önce finansal bir şok yaşamış ardından finansal piyasalarda yaşanan
sorunlar reel sektöre bulaşmıştır. Ekonomilerin küçülmesi, küresel ticaretin
düşmesine neden olmuş böylece bir kısır döngü yaşanmıştır. Bu kısır döngünün
kırılması için olağanüstü miktarlarda likidite piyasaya sürülmüş, faiz oranları
sıfır bandına çekilmiş, vergi indirimi gibi birçok maliye politikası ile
krizden çıkılmaya çalışılmıştır. Üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen krizin
etkileri devam etmektedir. ABD ekonomisinin halen kronik sorunları mevcuttur.
Küresel kriz Avrupa’da borç krizini tetiklemiş, İtalya ve İspanya dahil olmak
üzere birçok Avrupa ülkesini zor duruma sokmuştur. Japonya ve Almanya gibi
ihracat yoğun ülkeler halen krizin etkilerini taşımaktadırlar.
Küresel
krizde gelişmiş ülke paralarına duyulan güvenin sarsılması kripto para
teknolojisini yaratmıştır. Hiçbir devlete ve norma bağlı olmayan bu sistem her
ne kadar mevcut koşullarda bazı güvenlik açıklarına sahip olsa da büyük gelecek
vadetmektedir. Küresel krizin piyasa yapıcılara gösterdiği en bariz şey bütün
sistemi kapsayıcı kuralların geliştirilmesidir. Gerek altın standardı gerek
Bretton Woods sistemi ve gerekse küresel krizde teori ve kurallar uygulamanın
gerisinde kalmıştır. Küresel ekonominin ayakta kalması ve gelişebilmesi,
küresel oyuncuların tamamını kapsayan bir kurallar bütününe ve şeffaflığa
bağlıdır. Şeffaflık ile kriz birbirinin zıddı iki kavram olarak görülmektedir.
Zira şeffaflığın arttığı ortamda ekonomik aktörler oluşan balonları daha iyi
görebilmekte ve kararlarını buna göre almaktadırlar.
Günümüzde
yaşanan Covid-19 salgınını bu çerçeveden değerlendirmek gerekmektedir.
Dünyadaki bütün ülkeleri etkileyen, üretim bantlarını durduran, dünya
ticaretini aksatan salgının yeni bir küresel ekonomik kriz doğuracağı aşikardır.
Yaşanacak krizin finansal temelli olmaması, 2008 sonraki dönemde getirilen
düzenlemelerle finans sisteminin sağlamlaştırılması yeni bir finansal kriz
yaşanmayacağı kanısını oluşturmaktadır. Fakat küresel ölçekteki talep düşüşü
arzda da ciddi bir düşüşe neden olacak, yaşanacak üretim kayıpları işsizlik
oranlarını artıracak ve finansal piyasalar da dahil tüm alanlarda
hissedilecektir.
Tıpkı 2008 küresel krizi gibi Covid-19
salgının da tüm dünyayı sarmasının sebebi bilgi eksikliğidir. Salgının
başladığı ülke olan Çin, ilk önce hastalığı kabul etmemiş sonraki süreçte de
diğer ülkeleri yeterince aydınlatmamıştır. Üzerinden geçen 4 aya rağmen halen
Çin’de ne yaşandığına, gerçekte kaç kişinin öldüğüne, virüsün insan sağlığı
üzerinde bıraktığı etkiye dair net bir bilgi yoktur. Açıklanan resmi verilerin
büyük oranda gerçeği yansıtmadığı düşünülmektedir. Gerek 2008 küresel krizinde
gerek Covid-19 salgınında kamu, üzerine düşeni yapıp denetleme görevini yapsa
ve şeffaf bir şekilde açıklasa idi mevcut krizlerin oluşmayacağı aşikardır.
Türkiye’de yaşanan 2001 bankacılık
krizi sonrasında bankacılık sektöründe alınan önlemler sayesinde Türkiye 2008
finans krizinden görece daha az etkilenmiştir. Tıpkı bu durum gibi 2008 küresel
finans krizi nedeniyle birçok ülke başta finans sektörü olmak üzere birçok
alanda yeni düzenlemelere gitmiştir. Bu nedenle yeni bir finansal kriz
yaşanmayacağı ön görülebilir.
Yukarıda anlatılanların ışığında bundan
sonraki süreçte ülkelerin ilaç, tarım, sağlık vb bazı alanları stratejik olarak
belirleyeceği ve bu ürünlerin büyük bölümünün ulusal ekonomi içinde üretileceği
anlaşılıyor. Likiditeyi sağlayabilme adına aşırı miktarda piyasaya sürülen
dolar, euro, yen gibi gelişmiş ülke paralarına olan güven sarsılıyor. Bu
nedenle kripto para benzeri araçlar daha da yaygınlaşabilir. Gelişmiş ülkelerin
yeniden üretim sürecine girecekleri, bu üretim için kaynağa ihtiyaç duyacakları
ve bu nedenle küresel kaynakların gelişmiş ülkelere döneceğini düşünülebilir.
Ekonomilerdeki kamu ağırlığının artacağını, bazı sektörlerdeki işletmelerin
devletleştirileceğini, finansal piyasalara yeni kurallar getirileceği
öngörülebilir.
Kaynakça
Afşar,
M., & Kaytancı, B. (2012). Para Politikası. Eskişehir:
Anadolu Üniversitesi AÖF yayınları.
Akdiş, M. (2000). Global
Finansal Sistem Finansal Krizler ve Türkiye. İstanbul: Beta Yayınları.
Altınöz, U.
(2013). Finansal Krizler Erken Uyarı Sistemleri ve 2008 Krizi İçin Tr-Abd
Örneği. İstanbul: Beta Yayınları.
Ay, H., &
Uçar, Ö. (2015). Üç Küresel Ekonomik Krizin Analizi. Dokuz Eylül
Üniversitesi SBE Dergisi, Cilt:17, Sayı:1, 11-32.
Ay, İ. C. (2002). Küreselleşme
Sürecinde Bölgeselleşmenin Dinamikleri. İstanbul: Om Yayınları.
B. Fine. (2003). Development
Policy in the Twenty-First Century Beyond the Post-Washington Consensus.
London: Routledge.
Balkan, N. (1997).
Azgelişmişlik ve Dışborç Sorunu. İktisat, 65-69.
Bayraktar, C.
(2012). Keynes ve Refah Devleti. Celal Bayar Üniversitesi Sosyal
Bilimler Dergisi , 10 (2) , 247-261.
Bayramoğlu, S.
(2005). Yönetişim Zihniyeti,Türkiye'de Üst Kurullar ve Siyasal İktidarın
Dönüşümü. İstanbul: İletişim Yayınları.
Bordo, M., &
Schwartz, A. (1999). Monetary Policy Regimes and Economic Performance: The
Historical Record. Handbook of Macroeconomics Volume 1, Part 1,
149-234.
Chang, H. J.
(2003). Globalization, Economic Development and the Role of the State.
London and New York: Third World Network.
Çağlar, Ü. (2003).
Döviz Kurları, Uluslararası Para Sistemi ve Ekonomik İstikarar.
İstanbul: Alfa Yayınları.
Demir, G. (2001). Küreselleşme
Üzerine. SBF Dergisi, 56-61.
Dodd, R., &
Mills, P. (2008). Outbreak: U.S Subprime Contagion. Finance and
Development 45(2), 14-18.
Einchengreen, B.
(1996). Globalizing Capital, A History of the International Monetary
System. New Jersey: Princeton University Press.
Erbay, R., &
Hemen, B. (2019). 1929 Ekonomik Buhranı’nın Türk Ekonomisi’ne Etkileri ve
Buhran Döneminde Keynesyen Yaklaşım. Balkan ve Yakın Doğu Sosyal
Bilimler Dergisi, 124-130.
Ezer, F. (2010). 1929
Ekonomik Krizinin Türkiye'ye Etkileri. Fırat Üniversitesi SBE Dergisi,
Cilt 20, Sayı:1, 427-442.
Friedman, M.
(1988). Kapitalizm ve Özgürlük”, Çeviri: D.Erberk ve N.Himmetoğlu.
İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi.
Giddens, A.
(2016). Modernliğin Sonuçları. İstanbul: Ayrıntıı
Yayınları.
Gordon, G., &
Metrick, A. (2012). Securitized Banking and the Run on Repo. Journal
of Financial Economics, 104 (3), 425-451.
Güvenç, N. (1998).
Küreselleşme ve Türkiye. İstanbul: Bds Yayınları.
Hayami, Y., &
Godo, Y. (2005). Development Economics: From the Poverty to the Wealth of
Nations. Oxford: Oxford University Press.
Hobsbawm, E.
(1996). Kısa 20. Yüzyıl: 1914-1991 Aşırılıklar Çağı. İstanbul:
Sarmal Yayınevi.
Karluk, R. (1990).
Uluslararası Ekonomik ve Mali Kuruluşlar. Ankara: Turhan
Kitabevi.
Karluk, S. R.
(2007). Türkiye Ekonomisi Tarihsel Gelişim Yapısal ve Sosyal Değişim.
İstanbul: Beta Yayınları.
Kazgan, G. (1994).
Yeni Ekonomik Sistemde Türkiye'nin Yeri. İstanbul: Altın Kitaplar
Yayınevi.
Kazgan, G. (2005).
Dünden Bugüne Küreselleşmenin Ekonomik Temelleri. Türkiye Ekonomik
Kurumu, 1-21.
Krugman, P.,
Obstfeld, M., & Melitz, M. (2016). Uluslararası İktisat Teori ve
Politika. İstanbul: Palme Yayıncılık.
Metin, B. (2013). “Neoliberal
Yapısal Uyum Politikalarından” Kapsayıcı Kalkınma Çerçevesine” Dünya
Bankası’nın Yoksulluk Sorununa Yaklaşımı. Çalışma Ve Toplum, Sayı:2,
211-213.
Mundell, R. A.
(2000). A Reconsideration of the Twentieth Century. The American
Economic Rewiew, 327-340.
Ongun, M. T.
(2002). Türkiye’de Cari Açıklar Ve Ekonomik Krizler”, Kriz Ve Imf
Politikaları İçinde (Ed. Ö. Faruk Çolak). İstanbul: Alkın Yayınları.
Ölmezoğulları, N.
(1999). Ekonomik Sistemler ve Küreselleşen Kapitalizm. Bursa:
Ezgi Kitabevi Yayınları.
Önder, T. (2005). Merkez
Bankası Uzmanlık Tezi. Para Politikası: Araçları, Amaçları ve Türkiye
Uygulaması. Ankara: TCMB.
Öniş, Z., &
Şenses, F. (2003). Rethinking the Emerging Post-Washington Consensus: A
Critical Appraisal. Erc Workingpaper İn Economic, Middle East Technical
University.
Özdemir, B. K.
(2013). Finansal Küreselleşme ve Krizler. Ankara: Seçkin
Yayıncılık.
Özgüç, N., &
Tümertekin, E. (1999). Küreselleşme ve Kalkınma. İstanbul:
Cantay Kitabevi.
Parasız, İ.
(2003). İkinci Kuşak Kalkınma Politikaları Ve Reformlar Washington
Uzlaşmasından Post-Washington Uzlaşmasına. Bursa: Ekin Yayınevi.
Roubini, N., &
Mihm, S. (2012). Kriz Ekonomisi: Dünya Ekonomisinin Çöküşü ve Geleceği.
İstanbul: Pegasus Yayınları.
Stigliz, J.
(2000). Capital Market Liberalization, Economic growth and instability. World
Development, Volume 28, No: 6, (June) , 1075-1086.
Terborgh, A. G.
(2003). The post-war rise of world trade: does the Bretton Woods System
deserve credit? Economic History Working Papers (78/03), 1-73.
Thirlwall, A.,
& Lopez, P. P. (2011). Economics of Development: Theory and Evidence.
London: Red Globe Press.
Vural, U. (2013). Geleneksel
Olmayan Para Politikalarının Yükselişi. Uzmanlık Yeterlilik Tezi.
Ankara: TCMB.
Went, R. (2004).
Küreselleşme Neoliberal İddialar Radikal Cevaplar (Çeviren: Emrah Dinç).
İstanbul: Yazın Yayıncılık.
Williamson, J.,
& Mahar, M. (2002). Finansal Liberalizasyon Üzerine Bir İnceleme.
İstanbul: Liberte Yayınevi.
Yanar, R. (2008). Gelişmekte
Olan Ülkelerde Döviz Kuru Rejim Tercihinin Makro Ekonomik Performans Üzerine
Etkileri. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 7(2): ,
255-270 .
Yeldan, E. (2009).
Kapitalizmin Yeniden Finansallaşması ve 2007/2008 Krizi: Türkiye Krizin
Neresinde? Çalışma ve Toplum, 2009/1, 11-28.
Yıldız, A. Washington
Konsensus'tan Post-Washington Konsensus'a: Kurumsal Düzenlemeler ve Finansal
Krizler. International Congress
on Economics and Business, Bosnia and Herzegovina.
Yıldızoğlu, E.
(2000). Küresel Kriz Ve Dönüşüm, Petrol İş 1997-1999 Yıllığı,
Yayın No 58. Ankara: Petrol İş Yayını.







































