ALLAH KİMSEYİ DERTSİZ BIRAKMASIN
01.12.21
ALLAH KİMSEYİ DERTSİZ
BIRAKMASIN
Bir
önceki yazımda da kısmen bahsettiğim üzere, seyahat benim hayatıma çok şey
kattı. Zira ariflerin dediği üzere “Seyahat etmek insanı terbiye eder”. Yine
seyahat ettiğim bir gün radyoda dertli bir türkü çalıyordu.
“şah hatayi'm muhabbete bakarım
ben
doluyum ben dolana akarım
güzel
pirim bir dert vermiş çekerim
bir
derdim var bin dermana değişmem”
Jeneriklik bir
söz olarak “bir derdim var bin dermana değişmem” ifadesi aklıma, kalbime
işledi. Öyle ya, söz konusu dert ise hemen derman aranır. Peki bu dert meselesi
hakikaten kaçılacak bir şey midir? Dertsiz, sıkıntısız bir hayat mümkün mü?
Yahut dertsiz sıkıntısız bir hayatın bizatihi kendisi bir dert haline mi gelir?
Aslında soruyu sormaktaki muradım aşağı yukarı anlaşılmıştır.
Modernleşmenin
ve onun mütemmim cüzü olan kapitalizmin kurduğu düzen, düzenin kendine
yabancılaştırdığı paydaşlarına “dertsiz” ve “özgür” bir hayat vadediyor. Bu
vaadi ise aslında haz temelinde insanlara dayatıyor. Dertsiz bir hayat için
insanın dertlerini düşünmeye fırsat bulamayacağı internet, televizyon dizileri,
alışveriş gibi “elverişli” araçlardan yararlanarak kendi kurduğu düzenden
nemalanıyor. Böylece insanlar dertlerinden kurtuluyor bunun karşılığında para
harcayarak sistemin devamını sağlıyor. Sistem bunu da bize sınırsız
bir özgürlük kılıfında pazarlıyor.
Böyle bir
ambalaj içerisinde bize sunulan bu mutluluk paketi aslında olabildiğince
samimiyetsiz bir operasyondan ibaret. Çünkü sistemin en iyi işlediği batı
toplumlarında dahi sunulan dertsiz hayatın bizatihi kendisi dert haline
geliyor. Tükenmişlik sendromu olarak tabir edilen hastalık ise bunun en somut
örneğidir.
Kapitalizmin
bütün metafizik anlamı yok sayarak oluşturduğu materyalist felsefe insanda
anlam kargaşasına yol açıyor. Maddenin kül halinde hayatımızı şekillendirdiği
bu ortamda insanlar manayı kaybederek metafizik bir savrulma yaşıyor.
Bu
eleştirilerden sonra dert nedir ne olmalıdır sorularına da cevap aramamız
gerekiyor. Dert dediğimiz mesele evimiz, işimizde, sosyal hayatımızda
yaşadığımız dünyevî sorunlardan mı ibaret? Yoksa biz bu dünyaya niye geldik?
Yaşamın gayesi nedir gibi soruların meydana getirdiği bir arayış mı?
İlim irfan
geleneğimiz dert dediğimiz meseleyi dünyevî sorunlara indirgenemeyecek kadar
önemli bir kavram olarak ele almıştır. Dünyevî meseleler hep dışa dönük
ilişkilerde tezahür eden genel geçer sorunlara taalluk eder. Ancak bir meseleye
dert diyebilmemiz için muhakkak içe dönük bir tarafının bulunması
gerekmektedir. Zira Hz. Ali’ye nispetle ifade edilen şu söz bu içe dönük hali
ifade etmesi açısından önemlidir; “Derdin
kendindendir bilmiyorsun, derman yine sendedir görmüyorsun, koskoca alem içine
yerleştirilmiş, sen kendini hala küçük bir şey mi zannediyorsun? “
Bu anlamda bir başka güzel ifade ise Niyâzî-i Mısrî'nin beyitlerinde
kendisini gösteriyor:
“Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,
Bürhân sorardım aslıma aslım bana
bürhân imiş.”
Zannediyorum bütün bu ifadeler dünyevi sorun ile dert meselesi arasındaki ayrımı
bize net bir şekilde ortaya koyuyor. Dünyevî sorunlar kendini merkezde görerek
sorunları ve çözümleri dışarıda arayan sancılı bir süreci ifade ederken dert
meselesi kendine dışarıdan bakmayı başaran sorunları ve çözümleri içeride
arayan erdemli bir süreci ifade eder.
Bu minvalde yazımızın da başlığını oluşturan şu dua ile yazımı sonlandırmak
isterim. “Allah kimseyi dertsiz bırakmasın”.
Selam ve muhabbetle.







































